Batı, dünyayı sömürdüğü için mi kalkındı yoksa kalkındığı için mi sömürebildi?

Alper H. Yağcı, 2 Ocak 2025

Evet, sorumuz büyük ve zor; yazı uzun. Hazırlık için önce terimlerimizi tanımlayalım. 

“Kalkınmadan” kastımız teknolojik ve ekonomik. Devrinin en gelişmiş teknolojilerini üretim faaliyetlerinde kullanan ve kişi başına geliri yüksek olan toplumlara, nispeten kalkınmış diyoruz.

“Batı,” tarihsel açıdan aslında Batı Hıristiyanlığı’nın kısaltması. Sonradan Protestanlığı da doğuracak olan Katolik Avrupa’yı kast ediyoruz (bkz. Batı neresi? Doğu neresi? Bir kavram kargaşasına müdahale denemesi).

“Sömürgeciliğe” gelince, emperyalizmin özel bir biçimi olan kolonyalizm teriminin Türkçe karşılığı olarak düşünülebilecek bu sözcüğü popüler olduğu için kullandım ama aslında işimizi biraz zorlaştırıyor. Çünkü Latince colon (çiftçi) ve colonia (yerleşim) sözcüklerinden türetilmiş olan kolonyalizm sözcüğünün aksine, doğrudan parazitik bir ilişkiyi çağrıştıran sömürme eyleminden türetilen sömürgecilik sözcüğü, tartışmanın ahlaki tonunu değiştiriyor. Örneğin tarihçilerin ciddi ciddi tartıştığı “sömürgecilik sömürülenler için gerçekten kötü müydü” gibi sorular daha baştan münasebetsiz gelebiliyor kulağa. Unutmayalım ki Batı emperyalizmine karşı savaşarak cumhuriyet kurmuş bir kuşağın ortaya attığı sömürge sözcüğü yaygınlaşmadan önce, daha nötr bir sözcük olan “müstemleke” (yani edinilmiş mülk, dominion) sözcüğü kullanılıyordu, kendine ait bir emperyal geleneği olan Osmanlılar arasında. 

Sözcükleri açıkladıktan sonra başlıktaki sorudan kastımızı netleştirelim: Batılı toplumlar, on altıncı yüzyıldan itibaren dünyanın geri kalanında denizaşırı imparatorluklar kurmaya başladılar, dinlerini ve dillerini buralara peyderpey yaydılar. Batılı toplumlar yaklaşık aynı dönemden itibaren benzersiz bir ekonomik gelişim göstererek diğer toplumlardan daha kalkınmış hale geldiler. Bu iki cümleden hangisi sebep, hangisi sonuç? Ben bu yazıda bu soruyu ele alırken sizleri birkaç kere ters köşeye yatırmayı umuyorum. Yani önce sağ sonra sol sonra karışık vuracağım. 

Baştan taraf tutmadan, tartışmanın tarafı tezleri teker teker ele alalım şimdi. “Batı kalkındığı için sömürebildi” tezi oldukça kuvvetli. Bu teze göre Batı toplumları kurumsal, ekonomik, teknolojik açıdan diğer toplumları geride bıraktıkları ölçüde, bu üstünlüklerinin bir sonucu olarak onları boyunduruk altına almayı başardılar. Nispeten az gelişmiş bir toplumun, daha sofistike toplumları boyunduruk altına alması zaten mümkün olmazdı. 

Bu tezi sert ve yumuşak versiyonlarına ayrıştırabiliriz. Sert versiyona göre, sömürgeciliğin Batı’nın kalkınmasına pek bir katkısı olmamıştır. Hatta, Batılılar arasında askeri rekabet yaratan, sömüren toplumları da çeşitli biçimlerde dönüştüren sömürgeciliğin Batı’ya maliyetinin faydasından büyük olduğunu bile iddia etmek mümkün. Nitekim modern sömürgecilik tarihi boyunca Batı’da çeşitli kesimlerce zaman zaman dile getirilen bu argüman, sonunda sömürgeciliğin bitirilmesinde de rol oynadı. (İyi de, Batılı toplumlar, kendilerine net maddi faydası olmayan bir işe neden kalkışmış olsun? Bu soruya karşılık üç yanıt verilebilir: 1) Sömürgecilik illa milli çıkar için alınan kolektif bir kararla değil kendi bireysel kariyerini ve servetini ilerletmek isteyen girişimcilerin başı çekmesiyle başladı—Clive’ın Hindistan kariyeri bunun en tipik örneği. 2) Dünyanın geri kalanını Hıristiyanlaştırmak ve “medenileştirmek” arzusu, sömürgecilik çabasını kolektif açıdan motive etti. 3) Bir noktadan sonra sömürgecilik bir modaya, medeni olmanın bir nişanesine dönüştüğü için net fayda elde edilemeyecek vakalarda da uygulandı). Tezin bu sert versiyonu, sömürgeciliğin sömürülen taraf için son kertede iyi mi kötü mü olduğu üzerinden de çeşitlendirilebilir. Sömürgeciliğin, her iki tarafa da faydası olmayan, verimsiz bir ilişki olduğunu tasavvur etmek mümkün. Ancak daha fazla budaklandırmadan biz asıl konumuza dönelim.

“Batı kalkındığı için sömürebildi” tezinin daha yumuşak, ılımlı versiyonunu şöyle ifade edebiliriz: Batı, sömürgecilik çağının başında zaten dünyanın geri kalanından teknolojik ve ekonomik açıdan daha gelişmiş idi. Bu sayede diğer toplumları boyunduruk altına almış olsa da, kurulan sömürgecilik düzeni zamanla aradaki farkın daha da açılmasına, Batı’nın görece daha fazla kalkınmasına neden oldu. Sömürgeciliğin getirdiği dönüşümler, sosyal bilim terminolojisiyle ifade edersek patika bağımlılığı mekanizmaları üreterek, dünyanın bölgeleri arasında başlangıçta var olan küçük güç ve servet eşitsizliklerini zamanla büyüttü.

Tezi bu şekilde ifade edince, oldukça ikna edici görünüyor. Rakip tezlerin işi zor. “Batı, sömürdüğü için kalkındı” tezini ele aldığımıza birkaç problemle karşılaşıyoruz. Bir problem, bu tezi savunanların genellikle Batı tarihiyle değil, sömürülen toplumların tarihiyle daha çok meşgul olmasından ötürü ortaya çıkıyor: Sömürgeciliğin Batı dışındaki dünyaya nasıl zarar verdiğini anlatarak tezlerini ilerletmeye çalışıyorlar. Oysa ki sömürülene verilen zarar, sömüren için büyük fayda arz etmek zorunda değil, özellikle ekonomik alanda. Konumuz adına daha önemli olan problem ise, halihazırda ilerlemiş olmayan bir toplumun diğer toplumları nasıl alt edip sömürebildiğinin yeterince açıklanmaması. Yani tavuk yumurtadan çıktıysa, ilk yumurta nasıl ortaya çıktı?

Aslında bu soru “Batı kalkındığı için sömürebildi” tezinin ılımlı versiyonunu da ilgilendiriyor. Zira sömürgecilikte patika bağımlılığı yaratan mekanizmalar ilkin sebepsiz yere, rassal bir şekilde ortaya çıkmadı ya? Kendisinden daha büyük bir gelişimi kaldıraç etkisiyle mümkün kılacak başlangıçtaki o küçük ama kritik üstünlüğünün tam olarak ne olduğunu somutlaştırmak zorundayız. 

Benim bu yazıda yapmak istediğim asıl katkı da bu somutlaştırmaya yönelik bir öneri: Söz konusu kritik üstünlük, askerlik ve özellikle denizcilik alanında aranabilir. Peki ya bu askerlik ve denizcilik üstünlüğü, zaten daha genel bir teknolojik ve ekonomik üstünlüğün yansıması değil mi? Hayır, değil. (Yani illa biraz öyle de ben bütünüyle öyle olmadığını anlatacağım, keskinlik adına. Bu keskinliği yakalamadığımız sürece, “abi işte her şey her şeyi etkiliyor” noktasındayız).

Sosyal meselelerde keskinlik genellikle iktisat kavramlarıyla yakalanabiliyor. Burada da iktisat kuramındaki “mukayeseli üstünlük” kavramından faydalanalım. Bu kavram iktisadi faaliyetlerin çeşit çeşit olduğu kabulünden yola çıkarak, her toplumun bazı faaliyetleri diğer faaliyetlerden daha verimli biçimde gerçekleştirdiğini anlatır. Şimdi askerlik ve denizcilik işlerini böyle spesifik birer iktisadi faaliyet kolu olarak düşünelim. Eldeki kaynaklardan çıktı elde etme konusunda Batı toplumları bu faaliyet kollarında geç ortaçağdan itibaren çok ilerlemişti. Öyle ki bu faaliyetleri diğer faaliyetlerden daha iyi yapmakla kalmayıp, mesela denizciliği diğer herkesten de daha iyi yapıyorlardı (“rekabetçi üstünlük”). Tekstil, kağıt üretimi, tıbbi uygulamalar gibi çeşitli alanlarda mukayeseli üstünlüğü olan bazı Asya toplumlarında ise durum farklıydı.

Zaten Batı’nın Okyanusya’yı, Afrika’yı, hatta Amerika kıtasını hükmü altına alması hususlarında bu kuramsal tartışma çok şey ifade etmiyor. Zira Batı toplumları, bu coğrafyalardaki toplumlardan hemen hemen her maddi açıdan ilerdeydi. Asıl tartışma, tüm bu bölgeleri neden Asya toplumlarının değil de Batı’nın sömürgeleştirdiği ve Batı’nın nasıl olup Asya’yı da alt ettiği konusunda düğümleniyor. Zira sömürgecilik çağının başı itibariyle Batı’nın Çin, Hint ve İslam toplumlarına genel teknolojik ve ekonomik üstünlüğü bariz değildir. Batılılar Asya’nın okyanus limanlarına varmaya başladıklarında karşılarındaki toplumları giyimleriyle, yiyip içtikleriyle ve yanlarında getirdikleri kargo ile etkileyebilmiş değillerdi, hatta uzun yollardan gelmiş hırpani yolcular olarak küçümsenmeyle karşılaştıkları vakidir. Zaten başlangıçta bu yolculukların ticari amacı Batı’da üretilen bir şeyler için pazar bulmak değil, tersine Güney ve Doğu Asya’nın baharat, tekstil ve diğer ürünlerine Doğu Akdeniz Müslümanlarının aracılığı olmadan erişebilmek idi. Batılılar bu ürünlere karşı Asyalıların ilgisini çekecek pek bir şey getiremedikleri için, amaçlanan ticaret kısa sürede yerini Batılıların karşı tarafın kargosuna ve sonra da liman ve üretim üslerine zorla el koydukları korsanlık, yağma ve fetih faaliyetlerine bıraktı. Bu faaliyetler, burada detayına giremeyeceğimiz biçimlerde, karşı taraftan Batı’ya kaynak transferiyle, her iki tarafın sınıfsal ve kurumsal yapılarının dönüşümüyle ve ticaret hadlerinin Batı lehine dönmesiyle sonuçlanarak Batı’nın göreli ve mutlak kalkınmasını hızlandırdı. Bunu başlangıçta mümkün kılan, askerlik ve denizcilik konusundaki üstünlüktü. Yani Batılılar spesifik faaliyetlerdeki becerilerini kullanarak diğer tüm faaliyetlerde ilerlemeye ve kısmen bu sayede tüm faaliyetlerde rekabetçi üstünlük kurmaya başladılar.

Nitekim, okyanus aşan Batılıların, medeniyet seviyelerine dair verdikleri izlenim nedeniyle muhataplarında hayranlık, umursamazlık ya da küçümseme uyandırdığı vakidir—bu tepki karşı tarafın seviyesi ve mizacına göre değişkenlik göstermiş. Fakat Batılıların Meksika ve Peru’dan Hindistan’a, Doğu Hint adalarına ve Japonya’ya kadar okyanus ötesindeki toplumlarla ilk karşılaşma anlarına dair kayıtları yıllardır inceledikçe bir ortak deneyim ile karşılaşıyorum. Okyanus aşan kaşifler, muhataplarında her zaman şu duyguyu uyandırmış: Bu gelenler, çok tehlikeli olabilecek insanlar. Vücutları genellikle güçlü. Ateşli silahlar Asya’da bilinmesine rağmen o devir itibariyle zaten batı istikametinden gelen bir yenilik,[1] Batılıların diğer silahları ve zırhları da genellikle daha üstün durumda. (Tam levha zırhların henüz ortaya çıkmadığı bir dönemde gerçekleşen ilk Haçlı Seferleri sırasında dahi, kendisi de iddialı askeri güç sahibi olan Akdeniz Müslümanları, Batılıları kendilerinden daha ağır zırhlı olarak değerlendirmişti). Keza Batılı kaşiflerin, karşılarındaki zenginlik ve medeniyetten etkilenmiş olsalar dahi, daima bir özgüven ve cengaver üstünlük hissiyle hareket ettiklerini fark ediyoruz. Sayıca üstün olan yerlileri güç ve hile kullanarak alt edebileceklerini düşünüp bunun bilgisiyle hareket ediyor gibiler. 

İşin ilginci, karşı taraf da bu bilgiyi kolaylıkla satın alıyor. Yani Batılılar, istediklerimizi yapmazsanız çok daha büyük bir donanmayla geri gelip sizi mahvederiz tehdidiyle avantajlar elde ediyor. Bu ise sıklıkla bir blöf, yani aslında geride o kadar bir donanma yok, inşası veya iaşesi de mümkün değil. Örneğin Amerikan amirali Perry’nin Japonya zaferi, böyle büyük bir blöfün çarpıcı bir ürünüdür, daha erken dönemlerde Vasco de Gama’nın Güney Hindistan’daki, Cortez’in Meksika’daki, Pizarro’nun Peru’daki çeşitli blöfleri de sonuç getirebilmiştir. Batılı kaşifler blöf kumarını oynamakta nasıl bu kadar hevesli, karşılarındakiler de nasıl bu kadar kolay teslim oluyor, açıkçası anlaması güç. Bunda, organize dinin sağladığı—semavi dinlere özgü—bir üstün benlik algısı rol oynamış olmalı diye düşünüyorum. (Osmanlı Müslümanlarının da maddi anlamda açıkça geriye düştükleri dönemde bile korudukları gurur ve kibir Batılı seyyahların hep dikkatini çekmiştir). Ancak mutlaka bunun bir maddi temeli de olmalı. Yani görünürde olmayan silah ve gemilere dair blöfü inandırıcı kılan, görünürdeki silah ve gemilerdi herhalde. 

Bir de şu var: Batılı gemiler uzak diyarlardan gelip yeni limanlara vardığında, blöf yapma ihtiyacı ve imkanı olan taraf yerliler değil Batılı ziyaretçiler. Zira ziyaretçiler karşılarında ne olduğunu aşağı yukarı görüyor. Yerliler ise karşıdakilerin ne tür bir yerden niçin geldiğini tahmin etmeye çalışıyor. Ümit, merak, korku gibi duygularla başlayan bu karşılaşmalar sıklıkla şiddet olaylarına sebebiyet veriyor. Gemilere atlayıp karşı tarafı keşfe çıkmış tarafın Batılılar olması, yüzyıllar süren düşük yoğunluklu bir savaş gibi düşünülebilecek ilişki biçiminin yol açtığı yıkım ve bozunumun Batı’ya değil karşı tarafa tesir etmesi anlamına geliyor. Örneğin Batılılar, yerli toplumlar arası bölünmeleri, ittifaklar üzerinden ve yerli asker toplayarak kendi avantajlarına kullanabiliyorlar. Az özkaynakla çok etki yaratıyorlar. Karşı taraf için bu geçerli değil.

Burada gemicilik konusunu biraz vurgulamamız lazım. Kürekli kadırgaların borusunun öttüğü bir iç deniz olan Akdeniz’de üstünlük konusunda Batılılar ve Müslümanlar birbirleriyle başa baş rekabet halindeydi. Fakat açık denizlerde daha on beşinci yüzyıldan itibaren Batılıların yelkenli gemilerinin rakibi görünmüyor. Diğer toplumların değil de Atlantik kıyılarındaki Batılıların okyanusları aşarak yabancı medeniyetleri sömürgeleştirmesinin kritik sebebinin bu olduğunu zannediyorum. Yani genel teknolojik ve ekonomik gelişmişlik düzeyinin bir yansımasından ibaret olmayan, o genel düzeyin ötesinde geliştirmiş oldukları bir beceri, Batılılara diğer toplumların sahip olmadığı bir avantaj verdi. 

Bu konuda Batı’ya rakip olabilecek bir güç olarak akla Ming dönemi Çin medeniyeti geliyor. 15. yy’da Amiral Zheng He yönetimindeki Çin filolarının Doğu Afrika’ya kadar Hint Okyanusu kıyıları boyunca birkaç sefer yapıp buralardaki toplumlarla hediye veya haraç ilişkileri kurduğu biliniyor. Bu filolar eşi benzeri olmayan büyüklükte “hazine gemileri” içeriyordu. Çin’in iç siyasi olayları nedeniyle sonraki yıllarda ıskartaya çıkıp Çinlilerce yok edilmiş olan bu gemilere dair elimizde enkaz yok, niteliklerine dair çelişkili aktarımlar var ve günümüze kalan ilk ayrıntılı aktarımlar vakadan iki asır sonra kaydedilmiş. Bu yüzden kimilerinin iddia ettiği kadar büyük— Titanik’in yarısı kadar uzun ve Titanik’ten daha geniş—olduklarına kuşkuyla bakmak gerek. Yine de ahşap çağının diğer tüm gemilerinden büyük oldukları düşünülebilir. Fakat zaten ahşap bir geminin manevra kabiliyetini ve özellikle de açık deniz dalgasına karşı yapısal sağlamlığını kaybetmeden ne kadar büyüyebileceğinin sınırları var. Örneğin on beşinci yüzyıl sonunda okyanusa açılmak için Batılılar ellerindeki en büyük gemileri kullanmıyor, orta boy türleri özellikle tercih ediyorlardı. Yani Çinlilerin dev hazine gemileri muhtemelen kıyılardan ayrılıp okyanus aşabilecek nitelikte değildi. Zaten Akdeniz dünyasında da bazı dev ortaçağ gemilerinin bahsi geçer (12. yy’da Endülüslü seyyah İbn-i Jübeyr 2000 hacı taşıyan bir Ceneviz gemisinden bahsediyor),[2] fakat bu gemiler ya önemli ölçüde mübalağa konusuydu, ya kullanışlı olmadıkları için yaygınlaşmamıştı, açık denizlere de zaten çıkamazlardı. Batılılarca erken modern dönemde gerçekten kullanıldığını bildiğimiz ahşap gemiler ise, sağlamlık, yeterli manevra kabiliyeti ve çok sayıda uzun menzilli topu taşımaya müsaade eden bir büyüklüğün iyi bir kombinasyonunu yakalayacak nitelikte olup, açık denizlerde karşılarına çıkan karşılarına çıkan diğer filoları–özellikle sayısal veya tonaj denkliği durumunda–alt edecek nitelikteydi. Bu üstünlüğü Batılılar sömürge imparatorlukları kurmak üzere kullandılar.

Batılıların en büyük avantaja sahip olduğu gemicilik faaliyeti, denizaşırı sömürgeciliğe (kolonyalizme) emperyalizmin daha geleneksel biçimlerinden de ayrı özellikler kazandıran bir faaliyet. Yani “Çin imparatorluğu da kadimdi, Moğol imparatorluğu da kanlıydı, İslam imparatorlukları da köleciydi,[3] neden bunlar Batılı sömürge imparatorlukları gibi modern kalkınmanın bir motoru olamadı?” sorusunu yanıtlamak istediğimizde denizaşırılık konusu üzerine daha fazla düşünmeliyiz. Geleneksel (karasal) imparatorluklar, bir derece merkez-çevre ayrımına dayanmakla birlikte, tüm mülkün dar yönetici gruba kaynak transferi için sömürüldüğü, kurumların da bu doğrultuda şekillendiği bir düzen arz ediyordu genellikle. Bu, siyasal iktidarın hem dışarıya hem içeriye karşı benzer biçimlerde zorlayıcı, şedit, despotik olması demekti. İçeriye despotik bir iktidar da, modern sosyal bilimlerin çokça dile getirdiği gibi, yatırımlara ve yeniliklere ket vuran, uzun vadeli ekonomik kalkınmayı zorlaştıran etkiler yaratabiliyor. Denizaşırı sömürgecilik ise farklı. Hükmeden toplumla coğrafi, kültürel, demografik devamlılık içinde olmayan uzak diyarların kontrolü, merkez-çevre ayrımından daha keskin bir içerisi-dışarısı ayrımını ve böylece Batı’nın kurumsal gelişiminde bir ikiliği yaratıyor: Biraz abartarak dile getirirsek dışarıya karşı neredeyse her şeyin mübah olması, içerideki yönetim kurumlarının temsiliyet ve kurallılık doğrultusunda evrilmesini engellemiyor, hatta belki de onu bütünlüyor. Zira her ekonomide bulunan yağmacı ve rantiye faaliyetlerin sistematik olarak dışarıya aktarılması, içeride “içerici kurumlara” alan açmış olabilir. (Keza Batı ortaçağında içerici kurumların eşlikçisi bir başka gelişme, Batı ülkelerindeki Müslüman ve Yahudi nüfusun ortadan kaldırılması yani içerisi-dışarısı ayrımının dini açıdan pekişmesi idi).[4] Her halükarda bir ikilik var. Bunun en çarpıcı örneği, modern anlamdaki ilk denizaşırı sömürge gibi düşünülebilecek İrlanda’yı 13. yüzyılda sömürgeleştiren İngiliz monarşisinin, daha aynı yüzyıldan başlayarak içerde şartlı ve şuralı yönetim konusunda gelişim göstermesi, bununla birlikte bu gelişimin, monarkın etrafındaki bir avuç İngiliz toprak sahibinin özel mülkü olarak kurgulanmış olan İrlanda adasının yönetimine 20. yüzyıla kadar yansımasına izin verilmemesi.

Kurumsalcı siyasal iktisat, özellikle de yenilerde Nobel ekonomi ödülünü almış olan Acemoğlu, Robinson ve Johnson’un çalışmaları, denizaşırı sömürgeciliğin Batı’nın gelişimine etkisini yine kurumlar üzerinden ele alır. Buna göre, kolonyal ticaret Batı’da yeni bir ticari sermaye sınıfının oluşumunu mümkün kılmış, bu sınıf da monarşi karşısında talep ettiği haklarla anayasal ve parlamenter yönetimi yani kalkınmanın sırrı olarak görülen katılımcı, içerici kurumları getirmiştir. Bu bakış açısı, içeride katılımcı olan rejimlerin tam da içeridekilerin çıkarları için dışarıya karşı şedit ve rantiyeci kurumlar geliştirmesini yeterince ele almıyor diye düşünüyorum. Ayrıca söz konusu bakış açısı, içkin olarak şöyle bir büyüme kuramına dayanıyor: ekonomik büyüme, müşevviklerin doğru ayarlanması ile gerçekleşen verimli kaynak dağılımı sayesinde yaşanan üretkenlik artışı ile açıklanabilir. Oysa ki ekonomik büyümenin tek bileşeni faktör üretkenliğinde artış değil; faktör birikimi yani sermaye, toprak, emek stoklarında artış da önemli—hatta statik muhasebe anlamında belki daha önemli. Gelgelelim, faktör birikimini despotik kurumlar hızlandırabilirken, aynı kurumlar faktör üretkenliğinde artışa engel olabilir; kurumsalcı siyasal iktisatçılar da bu ikilemde birikimi değil üretkenlik artışını önceliklendiriyor. İleri sürdüğüm içerisi-dışarısı ayrımına dayalı kurumsal ikilik ise, ikilemi aşmayı sağlayabilir. İçeride üretkenlik artışını teşvik eden kurumsal gelişim devam ederken, Batı’nın gelişimi için kullanılabilecek sermaye, toprak, emek stoklarının şedit sömürgecilik vasıtasıyla artırılmasından bahsediyorum. 

Toparlayalım. Şunu iddia ettim: Yaklaşık 1500 itibariyle Batı, dünyanın hiçbir bölgesinden geride değildi, ancak çeşitli Asya toplumlarına bariz bir genel üstünlüğü de yoktu. Bu kabaca denklik durumunu kaldıraç etkisiyle değiştiren kritik üstünlük, askeri güç alanında ve özellikle de bu gücü uzak diyarlara projekte etmeyi sağlayan denizcilik alanında aranabilir. 

Ben aslında bu tezin çok ateşli bir taraftarı değilim. Tüm bunları yazmamın amacı, tezi savunmaktan ziyade netleştirmek. Zira sömürgeciliğin Batı’nın kalkınmasını sağlayabilmesi için, sömürgeciliği mümkün kılan ve kalkınma ile özdeş olmayan bir mekanizmanın tanımlanması mantıki tutarlılık için gerekli, bu mekanizma ise “sömürdüler de kalkındılar” tezinin popüler ifadelerinde, hatta bilimsel ifadelerinde bile yeterince net ortaya konmuyor. Zaten genel olarak modern sosyal bilimler, askeri güç kullanımını bir sebep değil sonuç olarak ele almak eğiliminde. Örneğin A ve B arasındaki bir savaşı A tarafı kazanıyorsa, bunun savaştan önce A lehine var olan bir genel (teknolojik, ekonomik, lojistik) güç dengesinin yansıması olduğu varsayılır. “Öyleyse, zaten var olan bir dengenin iki tarafça tanınması için binlerce insanın öldüğü bir savaşa ne gerek vardı?” sorusuna getirilen en net yanıt ise, bu objektif dengenin savaş öncesinde tarafların kendilerince iyi bilinmediği, yani savaşın bir enformasyon transferi işlevi gördüğü.[5] Oysa ki tarihsel deneyime dayanarak şunu  söyleyebileceğimizi düşünüyorum: askeri güç projeksiyonu, bir şeyleri yansıtmanın ötesinde, objektif durumu değiştiren bir kaldıraç noktası, kendi başına bir bağımsız değişken olabiliyor. 

Batı’nın gelişiminde bir tür şiddetin rolünü vurgulayan bu hikayeden yanlış dersler de çıkarmamak lazım. Tarihte gözlediğimiz bazı örüntüler tekrarlanamayabilir ve ölçeklendirilemeyebilir–zaten askeri gücün de ekonominin de doğası çok değişti. Çıkarılacak dersler varsa, defansif bir bakış açısından faydalı olacaktır. Bir de, demokratik “içerici” kurumların kalkınmadaki rolüne dair ölçüsüz beklentilere girmemek adına, bu tarihi hatırlamakta fayda olabilir. İçerici kurumları vurgulayan kurumsalcı siyasal iktisat, şöyle bir tasavvura dayanıyor: ekonomik gelişme bir kooperasyon oyunudur; kazan-kazan senaryolarını olasılık olarak hep içeren ve kurumların varlığı sayesinde çözülebilecek bir kooperasyon oyunu. Oysa ki bir kısmı sıfır toplamlı olan çok sayıda oyunun aynı anda oynanması söz konusu olabilir.


Bibliyografik not: 

Yukarıdaki bazı meselelere dair bazı kaynakları, meraklıları için analım. 

The Modern World-System yazarı Immanuel Wallerstein, asimetrik kolonyal ticari ilişkilerin bir kez tesis edildikten sonra kendini otomatik olarak yeniden üreten bir çevrim yarattığını, ancak bu çevrimin ilk kaynağının devlet gücü olduğunu ileri sürer. 

Soyut devlet gücü kavramının ötesine geçip, askeri güç kullanımının tarihte bir bağımsız değişken olabileceğini tartışan başlıca eser herhalde Michael Mann’dan On Wars.

Denizaşırı sömürgeciliğin, Batı’nın erişimindeki üretim faktörlerini artırdığı düşüncesiyle alakalı önemli bir eser Kenneth Pomeranz’dan Great Divergence. Pomeranz, Amerika kolonilerinin tarım toprağı ve kereste kaynağı olarak Avrupa’yı ekolojik açıdan rahatlattığı ve Avrupa’nın Malthusgil nüfus darboğazını aşmasına yardımcı olduğu gibi özgün bir iddiayı vurguluyor.

Pomeranz ayrıca Batı’nın son iki buçuk yüzyıla kadar Çin’e genel üstünlüğü olmadığı iddiasının da önemli savunucusuydu. Bu iddiasını daha yenilerde revize edip kopuşun tarihini daha geriye götürmeyi kabul etti, anladığım kadarıyla. Kopuşun çok daha erken olduğunu savunup Batı’nın üstünlüğünü ortaçağda ve Batı’nın iç dinamiklerinde arayan bazı ekonomi tarihçilerini anmak gerekirse: Jan De Vries, Gregory Clark, bir bakıma Fernand Braudel. 

Yine Batı’nın kendi iç dinamiklerine bakmak lazım diyenlerden Robert Brenner, kolonyalizmde tecessüm eden uluslararası iş bölümünün bir sebep değil sonuç olduğunu, kendisi de neo-Marxist olan Wallerstein’a karşı Marksist bir açıdan savunmuştu 1970’lerde. Günümüzde bu bakış açısı daha çok kurumsalcı siyasal iktisat tarafından temsil ediliyor. Daron Acemoğlu bu çizginin ünlü temsilcisi. Konumuzla en doğrudan alakalı makalesi “The Rise of Europe” (2005). Faktör birikimi ile üretkenlik artışının siyaseten çelişebileceğini düşündüren bir kuramsal makalesini de ben anmak isterim: “Distance to Frontier” (2006). İçerici kurumların tam da içerdekilerin çıkarı için dışarıdakilere karşı özellikle şedit, zorlayıcı olacağının analitik ifadesi ise siyaset bilimci Bruce Bueno de Mesquita’nın çeşitli eserlerinde ortaya konan selectorate teorisinde bulunuyor.

Sömürgeciliğin Batı’ya faydası kadar maliyeti olduğu düşüncesini, özellikle 19-20. yy kolonyal devletleri bağlamında Fieldhouse’un Colonialism kitabı vurgular. Sömürgeciliğin Batı’dan çok dünyanın geri kalanına fayda getirdiğini, zira Batı’da gelişen kurum ve teknolojilerin bu vesileyle yayıldığı fikri İskoç düşünür Adam Smith’e kadar götürülebilir, günümüz tarihçilerinden de örneğin, yine İskoç olan, Niall Ferguson’un eserlerinde bulunabilir. (Fakat Adam Smith Britanya’nın kolonilerden çekilmesini savunuyordu, Niall Ferguson ise Batı kaynaklı güncel askeri müdahalelerin, Gazze’deki etnik temizliği bile alkışlayan, ateşli savunucularından). Bir diğer İskoç tarihçi William Dalrymple’ın Empire podcastleri ise bu konulara dengeli ve bilgilendirici bir bakış sunuyor. Sömürgeciliğin sömürgelere etkisinin siyasi ve ekonomik açıdan olumsuz olduğunu incelikle ifade eden güncel bir eser ise, Hintli-Amerikalı siyaset bilimci Atul Kohli’den Imperialism and the Developing World.

Batılı kaşiflerin diğer kıtalardaki toplumlarla ilk karşılaşmalarına dair çok ilginç okumalar yapmak mümkün. Bu seferler sırasında ne olduğu, gemideki katiplerce ayrıntılı biçimde kayıt altına alınmış zira seferi finanse eden yatırımcılar ile seferi gerçekleştiren kaptanlar arasındaki olası hukuki meselelerin çözümü için bu kayıtlara güveniliyor. Bu kayıtlarda kaşiflerin hilelerinin, katliamlarının da dürüstçe yazıldığını görüyoruz. Aslında tüm bu yazılı kültürün, sözleşme hukukunun ve finansal aranjmanın da Batı’nın halihazırdaki bazı üstünlüklerini yansıttığını belki teslim etmemiz lazım. Her neyse, bu kayıtlara dayanarak (ama kör olduğu için asistanlar vasıtasıyla çalışan) William Prescott’un Meksika ve Peru’nun fetihlerini anlatan eserleri klasiktir. Meksika için aynı malzemeye dayalı daha modern bir yorum ise Hugh Thomas’ın The Conquest of Mexico kitabında bulunabilir. Vasco de Gama’nın Hindistan seferlerini Nigel Cliff’in The Last Crusade kitabı çok iyi anlatır. Ülkemizde pek tutulan edebi yazarlardan Stefan Zweig’in Macellan biyografisi de benzer amaçlarla okunabilir.

Yaklaşık 1500 senesinden önce, yani Batılılar dünyayı keşfe çıkmadan evvel, dünyada önemli ne olmuştu sorusunu yanıtlayan en önemli eser Jarred Diamond’dan Guns, Germs, and Steel. Çok öğreticidir, herkese tavsiye ederim.


[1] Barutun askeri amaçlı ilk kullanımı Çin’de gerçekleşmiş olsa da erken modern dönemin ateşli silahları Avrupa’da gelişiyor, bu gelişimin Çin dahil çeşitli Asya toplumlarına yayılması ise Osmanlılar ve diğer Akdeniz Müslümanları eliyle oluyor.

[2] https://erenow.org/common/the-great-sea-a-human-history-of-the-mediterranean/20.php

[3] Cariyelikten ve toplumun en üst mertebelerine çıkma imkanı sağladığı için biraz çeviri hatası gibi düşünülebilecek gulam köleliğinden bahsetmiyoruz sadece. Hint Okyanusu kıyılarındaki ve bazı Akdeniz adalarındaki İslam toplumları, çiftlik köleliliğini de uygulamıştır. 

[4] Şener Aktürk yazıyor: https://broadstreet.blog/2024/10/14/the-wests-troubled-origins-clerics-and-the-eradication-of-europes-jews-and-muslims/

[5] James Fearon, “Rationalist Explanations for War” (1995) makalesi.