Alper H. Yağcı
Not: Eylül 2023’de yazılmış olan bu yazı ilk olarak Birikim dergisinin Ocak 2024 sayısında yayımlanmıştı.
Giriş
AKP’nin “neoliberal popülist”[1] veya “neopopülist”[2] niteliği, partinin ilk iktidar dönemine dair değerlendirmelerde fark edilmişti. Daha sonraki yıllarda popülizm kavramı AKP iktidarıyla git gide daha çok anıldı.[3]Özellikle ABD’de Trump’un başa gelmesinden itibaren popülist otoriterliğin dünyada bir dalga halinde yükseldiği duygusu hakim olup da popülizm kavramı akademik tartışmaların dışına taşınca, Erdoğan / AKP iktidarının popülistliği gündelik siyasi dile sirayet ederek meşhur oldu. Popülizm eleştirisi de hem saygın hem yaygın bir tavır haline geldi. Bu makalede, bu tavrın bazı risklerine işaret ederek şu görüşleri ileri süreceğim:
- Demokratik niteliğini yitirmiş bir liberalizme karşı liberal niteliğini yitirmiş bir demokratik tepki olarak nitelendirilebilecek “popülizm,” demokrasinin içkin bir kusurudur.
- “Popülizm eleştirisi” bu yüzden, bir ölçüde, demokrasi eleştirisidir. Nitekim, yönetim meşruiyeti ve bu sayede toplumsal çatışmasızlık vaat eden demokrasi fikrinin, ahlaki erdem veya ekonomik verimlilik açısından eleştirilecek yanları yok değildir ve tarih boyunca çokça eleştirilmiştir.
- Popülizmden tamamen azade bir siyaset tasavvuru toplumculuk ve demokratik içericilik bahsinde zorlanacaktır. Popülizmi eleştirmenin ötesinde onun tam karşısında yer almak şeklinde tanımlanabilecek “anti-popülizm” ise, anti-demokratik olma riskini taşır.
- Türkiye’de seküler muhalefet, son yıllarda söylemini otoriteryenizme karşı demokrasi savunusu üzerine kurmuş olsa da, bu yeni söylem Batı liberalizmi perspektifinden formüle edilmiş bir popülizm eleştirisinden fazlaca etkilenmektedir. Bu entelektüel tavır, muhalefetin 2023 seçimlerine halkın katılım, temsil ve hesap sorabilme imkanlarını sürekli erteleyen bir “elitler paktı” stratejisiyle girmesinin fikri cephesini teşkil etti. Bu anti-popülist strateji de yalnız başarısız değil, aynı zamanda demokratlık açısından sorunlu olduğu için seçim sonrası dönemde muhalefet için demokratik siyaset imkanlarına ket vuran bir miras bırakmış durumda.
Yani sizi soyut kavramları birbiriyle çarpıştıracağımız bir tartışmaya davet ediyorum. Ama bunu somut durumlar üzerinden anlaşılır kılmaya çalışacağım. O yüzden, önce Aysun Kayacı’dan bahsetmeliyiz.

1.
2000’lerin popüler manken ve televizyoncusu Aysun Kayacı’nın; Lenin, Engels ve Marx’ın yanında, sosyalist devrim düşüncesinin bir fikir önderi gibi konumlanmış olduğu bir görsele sosyal medyada denk gelmiş olabilirsiniz. 2021 yılından bir sosyal medya kullanıcısı bu görseli, “Aysun Kayacı, sıradan bir mankenken yaptığı sosyolojik analizle Aziz Nesin, Marx,Engels,Lenin ile aynı kulvara girerek duayen oldu” ifadesiyle alkışlayarak tanıtıyor.[4] Pek çok diğer kullanıcı, ülkelerle özdeşleşmiş filozofların anıldığı bir egzersizde Türkiye için Kayacı’yı önermeye 2023’te devam ediyor.[5]
Peki bu genç mankeni, bir kesimin hassasiyetlerini temsil niteliğini haiz ve güya Marx’a uzak olmayan bir kamu entelektüeli konumuna şakayla karışık getiren performans neydi, bir hatırlayalım. 2008 yılında, iktidar partisi AKP’ye ikinci bir kapatma davasının[6] açılmasından iki hafta kadar sonra katıldığı bir televizyon programında Kayacı, “ayak takımının iktidara getirdiği partiden” şikayet edip kendi oy hakkının dağdaki çobanın oy hakkına eşit oluşuna itiraz etmişti: “Ben vergi veriyorum, niye vergisini vermeyen … dağdaki çobanla benim oyum eşit? O benim kadar duyarlı benim kadar sorumluluk sahibi bir şekilde yaklaşıyor mu acaba?”[7] Vergi ödeme yeteneğiyle göstergelenen mülk sahipliğinden ve eğitim seviyesinden bağımsız olarak tüm yurttaşlara oy hakkı verilecek olması, yirminci yüzyıl başlarında Batı’da mülk sahibi sınıfların demokrasiye itirazının en temel nedeniydi. Oy hakkının evrenselleşmesinin, ayakları baş yapacağından ve mülkiyeti yeniden dağıtacağından korkuluyordu. Aynı korku, antik Yunan oligarşilerinde yoksulların siyasi erdemlerden de yoksun oldukları savıyla ahlakileştirilmiştir.[8] Kayacı’nın performansı da, vergisinin hesabını yukarıdakilere soran bir burjuva demokratlığı değil, aşağıdakilerin yüzüne çarpan, hatta aşağıdakilerin siyasal katılım haklarını bunun üzerinden sorgulayan billur bir oligarşi savunusuydu.
AKP hükümetinin kesif bir otoriterliğe büründüğü bugünlerde hem AKP hem demokrasi karşıtı olan bu performansa dair bir eleştiri kaleme almak zamansız ve münasebetsiz bir iş olabilirdi, eğer Türkiye’deki seküler muhalefet içinde hala yaygın bir tavra tekabül ediyor olmasaydı. Fakat sosyal medyadaki paylaşımlara ve her seçim sonrası kendi çevremde duyduklarıma bakılırsa tekabül ediyor. Neden ediyor? Çobanın oyundan Kayacı’yı anarak şikayet edenler Kayacı’nın çıkış noktasının vergi meselesi olduğunu hatırlıyor, ekonomik oligarşiyi bilinçle sahipleniyor mu, yoksa her daim bir mütedeyyin tahakkümü tehdidinin söz konusu olduğu Türkiye’nin özgül koşullarında “çobanların” siyasi mobilizasyonuna karşı korunması gereken temel nesne olarak kadın haklarını ve diğer seküler kazanımları mı tasavvur ediyor? Emin değilim, ama bu fark aslında davranışsal sonuçları açısından ilk başta göründüğünden daha önemsiz. Zira Türkiye’de sekülerliğin üst sınıflarda nispeten daha çok kabul görmüş olduğu, maalesef alt sınıflarda aynı derece benimsenmediği, yaygınca bilinen bir olgu.[9] Sekülerizme karşı tehditleri savuşturmak isteyenler, karşılarındaki tehdidin insan kaynağı olarak alt sınıfları bulacak. Sekülerizmi toplumcu bir hassasiyetle birlikte savunmak isteyenler de çabalarını bu tatsız sınıfsal konfigürasyonun getireceği tereddüt ve özenle çerçeveleme sorumluluğuna sahip, yoksa karşı taraftaki muhatapları toplumculuk iddiasında (illa haklı değilse de) baskın çıkabilir. Bu arada alt sınıf erkeklerin daha yukardaki kadınlara yönelik mütehakkim, saygısız ve şehevi iştahının demokrasi korkusuna eşlik eden bir imge oluşu da bütünüyle Türkiye’ye veya Müslüman toplumlara özgü bir durum değil—bu Batı’daki oligarşiden demokrasiye geçiş deneyimlerinin de bugün biraz unutulmuş olan bir cephesiydi.[10] Yani bu imgenin belirli bir derecesi, hak edilmiş ve edilmemiş tüm toplumsal statüleri tarumar etme potansiyelini barındıran demokrasi kavramına içkin evrensel marazlardan biridir.
Aslına bakılırsa, demokrasi kavramı, “terbiyesiz, niteliksiz avamın egemenliği” anlamında alınıp reddedilebildiği modern öncesi ve erken modern dönemlerden bugüne hem biraz anlam kaymasına uğradı, hem de taşımaya devam ettiği anlam parçasına içkin olan marazlara yönelik tavırlar değişti. Yani demokrasi, evrensel olarak kabul gördüğü modern çağda niteliksiz avamın egemenliği anlamını tamamen yitirmiş değil, ama söz konusu avamın nitelikleri ne olursa olsun egemen olması gerektiği, kanonik siyasal söylemde artık daha çok teslim ediliyor. Elbette ki modern siyasal kanon, demokrasiyi bu anlamıyla tam egemen kılmamış, onu bir dizi kural ve kurum ile çerçeveleyerek ehlileştirmiş ve daha seçkinci ve akılcı bir liberalizm için nispeten güvenli hale getirmiştir. Bu çerçevenin bir boyutu, cari bir aritmetik çoğunlukla ifade bulan halk iradesinin her istediğini yapmasını engelleyerek bireyin haklarını güvence altına alan anayasal hukuk ise, bir başka boyutu da siyasal katılımı teknik uzmanlık gerektiren alanlardan uzak tutan yönetim teknolojilerinden (merkez bankası bağımsızlığı, sınav sistemleri vb.) mürekkep. Öyle ki, modern çağda demokrasi dediğimizde artık bu çoğulcu/seçkinci çerçeve ile avami içeriğin liberal Batı ülkelerinin çoğunda 1945’den itibaren gözlenen birlikteliğini kast ediyor, bu birlikteliğe “anayasal” veya “liberal” demokrasi gibi sıfatlar ekleme ihtiyacını pas geçebiliyoruz. Demokrasinin tarih boyunca ekonomik veya kültürel seçkinler nezdinde kaygı konusu olmuş o orijinal, marazlı, avami özünü ise başka bir kavramla anar olduk: popülizm.
2.
Bu makalenin merkezinde de popülizm kavramının Türkiye’deki alımlanışı bulunuyor. Son yıllarda Türkiye’de seküler muhalefetin ana aktörleri, AKP iktidarının otoriterleşmesine koşut olarak, kendi söylem dağarcıklarında bulunabilen birtakım aydınlanmacı despot refleksleri bir kenara bıraktılar ve demokrasi savunusu üzerine bir söylem geliştirdiler. Otoriterlik-demokrasi çekişmesinin Türkiye’de güncel siyasetin temel meselesi olduğu ve çekişmede demokrasi tarafının bütünüyle seküler muhalefetçe sahiplenildiği şeklinde bir anlatı, özellikle liberal/sol entelektüel çevrelerde yaygınlaştı diyebiliriz. Fakat bu süreçte muhalefetin otoriterlik eleştirisine eşlik edip gerekçe üreten bir saptama da, AKP iktidarının ve Erdoğan liderliğinin popülist niteliği. Özellikle ABD’de Trump’un başa gelmesinden itibaren popülist otoriterliğin dünyada bir dalga halinde yükseldiği duygusunun hakim olması, Türkiye’deki popülizm eleştirisine de bir entelektüel bağlam ve saygınlık kazandırıyor. Benim burada sorunsallaştırmaya çalıştığım şey de, popülizm eleştirisinin, daha doğrusu popülizmin tam karşısında yer almak olarak tanımlayabileceğimiz bir “anti-popülizmin,” demokrasi açısından oldukça sorunlu siyasal pozisyonları ifade etmenin saygın bir kılıfı haline gelişi. Anti-popülizm, demokrasi eleştirisi için, hatta en uç halinde demokrasi karşıtlığı için, konforlu bir sığınak olabiliyor. Demokrat ve toplumcu olmak isteyenler için bu sorunlu bir pozisyon.
Popülizmin tam karşısında yer almanın demokratlık iddiası açısından neden sorunlu olduğu, yukarıdaki tartışma ışığında billurlaşmaya başlamış olmalı diye ümit ediyorum. Bunu, kavramın gelişimini detaylandırarak biraz daha açık edelim.[11] Tıpkı demokrasi gibi, popülizm kavramı da nispeten kısa tarihi boyunca hem anlam kaymalarına, hem de o anlama dair takınılan normatif tavırda bir değişikliğe konu oldu. Bugün neredeyse münhasıran olumsuz çağrışımlar taşır hale gelen popülizm, aslında on dokuzuncu yüzyıl sonunda ABD’de varlık göstermiş olan Halk Partisi (People’s Party) taraftarlarınca sahiplenilmiş bir isim olarak siyasi dağarcığa girmişti. Bu partinin gündemi tekelci finans sermayesine karşı çiftçileri ve küçük esnafı korumaktı ve popülistler bu uğurda Senatörlerin doğrudan seçilmesi gibi kurumsal değişikliklerin yanı sıra progresif gelir vergisi ve enflasyonist para politikasını da savunuyorlardı. Akabinde Kanada ve Avrupa’da ortaya çıkan benzer nitelikteki çiftçi hareketleri de, Rusya’da aydınların kırsal kesimdekileri anlama ve mobilize etme çabasına dayanan narodniki hareketi de popülist olarak anılmıştır. Ayrıca Jön Türklerden itibaren Türk siyasi dağarcığında yerini bulmuş olan ve başlıca ilham kaynağı Rus narodnikleri olan “halkçılık” fikri de, popülizmin karşılığı olarak düşünülmüş ve Batı dillerine daha çok bu şekilde çevrilmişti.[12] Yani popülizm, aristokratik seçkinciliğe ve büyük sermayeye karşı “küçük adamı” savunan, bu haliyle sosyalizm ve faşizmin de kendine malzeme yapabildiği şikayetleri, onlardan daha gevşek bir doktrin bütünlüğüyle ifade eden hareketlere verilen bir isimdi.
Yirminci yüzyıl ortasına doğru ABD’de Louisiana valisi Huey Long’un ve Arjantin’de başkan Peron’un yükselişini takiben, popülizm daha çok bir siyaset yapma biçimi ve dili olarak anlaşılmaya başlar. Bu popülist liderler, alt sınıflara maddi kazanımların yanı sıra toplumdaki kültürel statü hiyerarşisinde bir dönüşüm de vaat ederek kitlelerle hem klientelistik (maddi alışverişe dayanan) hem karizmatik (duygulanıma dayanan) bir ilişki kurmayı başarmış, bu sayede de kurulu nizama meydan okuma gücü bularak otokratikleşmiştir.[13] Bu sırada Peronistlerin ve Peronvari diğer Latin Amerikalı liderlerin, liberal ekonomik ortodoksiye savaş açarak müdahaleci ve iç pazar genişlemesine dayalı ekonomi politikaları savunuyor oluşu, popülizmin siyasi anlamına yapışan bir ekonomik program da ortaya çıkarmıştır.[14] Popülizmin Latin Amerika varyantı, 1990’larda piyasa reformlarıyla yanar döner bir ilişki izledikten sonra, 2000’lerde Chavez ve Morales gibi liderlerle kuvvetli bir sola dönüş yaptı.
En yenilerde, kalkınmış Batı ülkelerinde yirmi birinci yüzyılda ortaya çıkan liberalizm (ve genellikle göç) karşıtı parti ve liderler, popülizmin yeni bir dalgası olarak görüldü. Bunlar arasında iktidara gelebilen başlıca lider, Trump. Milliyetçi bir söylemle kişiselci bir yönetim tarzını birleştirmiş oldukları için Trump’a benzetilen Modi, Bolsonaro ve hatta Putin gibi “güçlü” liderler de biraz akıl karıştırıcı biçimde popülist olarak anılabilmektedir. Aslında bu liderlerin siyaset yapma biçimi içinde yalnızca bir unsur olan popülizm; ekonomik yönetişim, çok kültürcülük veya toplumsal cinsiyete ilişkin küreselleşmenin ortaya çıkardığı birtakım önermeleri toplumsal onaya sunmadan “teknik doğrular” mertebesine yükseltmek isteyen liberal kültür seçkinlerine karşı, avamın tepkisini mobilize etmek işlevi görüyor. Popülizmin, “demokratik niteliğini yitirmiş liberalizme karşı liberal niteliğini yitirmiş demokratik bir tepki” olarak nitelendirilmesi, böyle bir bağlamda mümkün oluyor.[15]
Peki popülist olarak adlandırılmış tüm bu tepkisel tavırları ortaklaştıran bir öğe, yani popülizmin kavramsal bir çekirdeği var mı? Bu soruyu olumsuz yanıtlayan yorumcular da olmuştur,[16] fakat siyaset bilimci Cas Mudde’nin yakın dönemde yaygınlık kazanmış tanımına göre, popülizmin çok katı olmasa da bir çekirdeği var: toplumu bir tarafta yoz elitler öteki tarafta gerçek halk olmak üzere her biri kendi içinde homojen iki hasım gruba ayıran ve siyasetin halk iradesinin tecellisi olması gerektiğini savunan ideolojinin adıdır popülizm. Fark edileceği gibi bu oldukça seyrek bir ideoloji, yani soldaki ve sağdaki siyasi eğilimlere karışmış halde bulunabilir ve farklı bağlamlarda farklı örgütsel biçimler alabilir. Yine de, bu geniş anlamıyla dahi popülizm siyasi yelpazenin tamamını kapsamaz çünkü en az iki karşı kutbu vardır: Bunlardan birincisi cahil halkın karşısında nitelikli azınlığı tutan seçkincilik; ikincisi de, toplumu iki hasmın karşıtlığıyla tanımlamaktansa birbiriyle bağlamsal olarak örtüşebilen (aynı bireyin farklı gruplarda bulunabildiği) çeşitli gruplardan mürekkep gören çoğulculuk.[17] Sağ popülizmin kavgasını en çok çoğulculuğa, sol popülizmin ise seçkinciliğe karşı verdiğini bir hipotez olarak ileri sürebiliriz.
Bu arada, sol popülizmler mümkün olmakla birlikte popülizmin katı Leninist açıdan sosyalist eleştirisi de meşhurdur. Leninist öncü parti modeli, bir anlamda siyasal erdemin (yani işçi sınıfının tarihsel sorumluluğuna dair doğru bilincin) çoğunlukta değil spesifik bir grupta (parti kadrolarında) bulunduğu ve grup eylemliliğiyle yönetime yansıyabileceği (devrim gerçekleştirebileceği) kabulüne dayanır. “Burjuva demokrasisine” kitlesel katılım göstermeyi göze alan sosyalistler içinse popülizm, pejoratif olmaktan ziyade komşu ve müttefik bir kavram olarak görülebilmişti.[18] Sosyalist devrim için kültürel hegemonya mücadelesini ve bu uğurda halk katındaki tavırları ve siyasal katılım süreçlerini önemseyen Gramsci’ci yaklaşımlar, mecburen biraz popülisttir.[19] Türkiye için böyle bir yaklaşımın yolunu arayan Mehmet Ali Aybar ve Hikmet Kıvılcımlı gibi sosyalist düşünürler, soldaki muarızlarınca popülist olmakla eleştirilmişti. Bu eleştiriler, kısmen popülist bir solun flört etmek zorunda kalacağı tutucu popüler tavırlara dair, kısmen de popülist bir siyasetin almaya teşne olacağı liderci ve demagojik biçime dair kaygıları yansıtıyordu. Bu kaygıları kısmen gerçekleştirirken solun Türkiye’deki en büyük siyasi başarısına imza atan 1970’lerdeki Ecevit fenomeni ise, elbette, kayda değer ölçüde popülistti.
Kısacası, popülizm eleştirisi; seçkinci sağdan, çoğulcu liberalizmden, ya da Leninist soldan gelen eleştiriler üzerine kurulabilir ve bu eleştirilerin tümü de bir yere kadar demokrasi eleştirisidir. Demokrasi eleştirisinin ele gelir tarafları olmakla birlikte (ne de olsa demokrasiye dair en meşhur övgü; denenmiş diğer yönetim biçimlerinden daha az kötü olmasına dair); toplumcu ve demokrat olma iddiasındaki bir çizginin, popülizm eleştirisinde aşırıya kaçmamak diye bir meselesi olmalı. Türkiye’de ise ana muhalefet, 2023 seçimleri öncesindeki siyasi mücadele stratejisini entelektüel katta popülizm eleştirisinden beslenen bir yaklaşımın kurduğu Altılı Masa ile kurguladı. Anti-popülist özellikler taşıyan bu kurgu, yalnızca başarısızlığı ile değil demokrasiyle sorunlu ilişkisi ile de tartışma konusu olmalı. Şimdi bu tartışmaya girelim.
3.
AKP, erken dönemlerinde karşısında tam dişine göre bir kültürel seçkincilik bulmuş ve kavgasını onunla ede ede büyümüştü. Bu süreç zaten çokça tartışılmış, bu arada AKP’li kanaat teknisyenleri tarafından olgusal gerçeklikten mitoloji katına da aktarılmış durumda. Son yıllarda ise ana muhalefetin kurumsal aktörleri, söz konusu seçkinci tavrın yerine daha liberal bir noktadan kurulan çoğulcu bir siyaset dilini geçirme çabasında oldu. (Hak edilmiş seçkinliklerin savunusu ise, “liyakat” vurgusu üzerinden bu çoğulculuk içinde pay alıyor). CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu inisiyatifiyle kurulan Altılı Masa, çoğulcu tavrın cisimleştiği ve siyaset mücadelesinde kendisine bir araç bulduğu yer olacaktı. Çeşitli toplumsal kesimler, Masa’da birer-ikişer temsilci bulunduracak, bunlar vasıtasıyla birbirlerinin haklarını teslim edeceklerdi. Biraz abartarak ifademizi belirginleştirirsek Masa, birtakım merkez değerlerde ortaklaşabilecek yeni bir çoğunluk kurmaktan ziyade, farkları mutlak kabul edilmiş grupları birbirleriyle adeta hukuki bir ilişki içine sokmakla ilgiliydi. Merkezsiz, gruplardan mürekkep toplum tahayyülü, Masa’da bir lider ve iyi yönetim vaadiyle değil; daha ziyade saygı görme, rahat bırakılma ve (başbakan sıfatıyla gelecekte zuhur edecek asıl yönetici gelinceye kadar) yönetilmeme gibi bir umut ile karşılanıyordu.
Altılı Masa’nın biçimi ise, bir “elitler paktı” görünümündeydi. Bireysel kariyerleri üzerinden toplumdaki grupları temsil hakkına kavuştuğu varsayılan parti liderlerinin toplumla değil birbirleriyle konuşup anlaşmasına yarayan bir platformdu. Bu grupların toplumdaki aritmetik büyüklüklerinden ve kendilerine atanan masa temsilcisini gerçekte ne kadar desteklediğinden bağımsız olarak, temsilcilerin her biri, masadaki diğerlerine denk payeye ve adeta veto hakkına sahipti.[20]
Toplumsal temsiliyet fikrinin aritmetik doğasını reddeden böyle bir anti-çoğunlukçu mimari ile kurulmuş olan Masa, ülke sathındaki birincil siyasal temsil aracı olan seçimleri de nispeten tırı vırı (trivial) gören bir iktidar stratejisi takip ediyordu. Toplantıları dışarıya kapalı olduğu için, Masa’daki siyaset elitlerinin birbirleriyle ne konuştuklarını tam olarak bilemiyoruz ancak anlaşıldığı üzere seçimlerin nasıl kazanılacağından ziyade; zaten ve her nasılsa kazanılacağı varsayılan seçimlerden sonra kurulacak düzen konuşulmuştu. Zira Masa toplantılarını liderlerin geleceğe dair oldukça farazi açıklamaları takip ediyor, ancak Türkiye tarihinin en önemlisi olacağı söylenen seçime iki buçuk ay kalıncaya kadar Masa’nın cumhurbaşkanı adayı belirsizliğini koruyordu.
Bu bağlam, adaylık iddiasını son ana kadar askıya alan, merkezsiz ve lidersiz bir siyaset tasavvurunun gizli öznesi haline gelen Kemal Kılıçdaroğlu için, “lider olmadan başkan olmak” şeklinde bir seçeneği gerçekçi kıldı. Zira kamuoyu yoklamalarına göre en az iki muhalefet figüründen daha az popüler olan Kılıçdaroğlu, bir yandan da en büyük muhalefet partisinin genel başkanı şapkasıyla masanın doğal başkanı idi. Bu yüzden muhalif enerjiyi bireysel personasında sembolleştirip merkezileştirebilecek bir figürün ortaya çıkışı (iktidar tarafının müdaheleleri gibi dış faktörlerce) engellendiği sürece geçen her gün, Kılıçdaroğlu’nun adaylık şansı kendiliğinden artıyordu—muhalefetin kampanya süresi ve seçim kazanma şansı azalsa da. Aslında seçim kazanmak için karşı taraftan önemli sayıda oyu kendine çekmesi gerekecek muhalefet kadroları, bu mesaiye odaklanmak yerine, elitler arası stratejik ilişkinin manipüle edilmesiyle mümkün olan bir adaylık projesini muhalefetin kendi bileşenlerine anlatmak ve pazarlamak için enerji ve zamanlarını harcamak zorunda kaldılar. Bu sırada birbirlerini kırıp küstürdüler ve on üç yıldır ana muhalefetin başında olan 74 yaşındaki Kılıçdaroğlu’nu bir lider olarak çekici bulmayan gençlerin teveccüh gösterdiği üçüncü adaylar, aradan sıyrılarak belirsizliği iyice artırma şansı yakaladı. Böylece başa baş giden yarış ve tarafların birbirini hile ve manipülasyonla suçlayacağı son akşama kadar belirsizliğin sürmesi, elbette ki, 21 yılda kemikleşmiş otokratik iktidarın değişmeyeceği anlamına geliyordu. Sonuç olarak, seçimleri hep kazanan, yine kazandı. Bu seçim kazancını da, sonraki seçimleri kazanmasını kolaylaştıracak bir düzen kurmaya devam etmek için kullanacak. Bir bakıma, her şey hep aynı. Diğer bir bakımdan, aynı nehre iki kere girilmiyor. Plus la même chose, plus ça change.
Gelinen noktada, “toplumun diğer yarısına demokrasi için seçimlerin yeterli olmadığını bir türlü anlatamadık” hissi, muhalefet çevrelerinde haklı olarak yaygın. Ancak aynı muhalefet çevrelerinin önemli bir kısmı da demokrasi için seçimlerin gerekli olduğunu bir türlü anlamamış görünüyor. Belki eskinin askeri vesayet günlerindeki tartışmaları hatırlatacak bu eleştirinin, hala ciddi bir geçerliliğe sahip olduğunu düşünüyorum. Demokrasinin esasen çoğunlukçu doğasını görmezden gelen, bu çoğunlukçu iktidar felsefesini yönetime yansıtmak için tasarlanmış seçim kurumuna da ehemmiyetsiz bir formalite muamelesi yapan Altılı Masa ve ona ilişik kanaat önderleri özelinde, bu durum görünür hale geliyor. Seçimi kazanmaya yönelik söylemsel, organizasyonel, programatik bir yatırım yapılması gerekliliği, yeterince ciddiye alınmadı. Altılı Masa’nın, seçimden önceki iki yıla yayılmış süreç boyunca en tutarlı biçimde dile getirdiği program, güçlendirilmiş bir tür parlamenter sisteme dönüşe dairdi. 2019’dan beri önce ekonomik resesyon sonra da yüksek enflasyon altında ezilen, büyük kentlerde bir barınma kriziyle karşı karşıya olan, siyasetin saygın aktörlerinin dürüstçe yüzleşmekte zorlandığı düzensiz göç sorununa dair endişeleri bulunan seçmenler, karşılarında bu konuları yüksek sesle ifade eden bir muhalefet değil de, kurumların ihyasına dair entelektüel beklentilere karşılık veren sessiz sakin bir elitler paktı buldular. Yanlış anlaşılmasın, hükümet sistemi tercihinin elbette önemli ve siyaset seçkinleri arasında ciddiyetle konuşulması gereken teknik bir konu olduğunu düşünüyorum. Tam da bu nedenle, popüler bir seçim programının yokluğunda, onun yerine geçemezdi. Türkiye 2007’den 2018’e kademe kademe ilerleyen bir süreçle, dünyada ender görülen bir şey yapıp hükümet sistemini değiştirirken, AKP/Erdoğan bu meseleyi seçim vaadi yapmadı; aksine, icraat performansına dair yarattığı beklentiler ve lider sadakati sayesinde kazandığı seçimlerin açtığı krediyi kullanarak ve seçmenlerin de o sadakat nedeniyle tahammül ve geriye dönük olarak kabul ettiği bir lider projesi olarak hayata geçirdi.[21]
Lider alerjisi, ele aldığımız anti-popülist tavrın önemli bir boyutunu teşkil etti ve buna ayrıca eğilmemiz gerekiyor. Türkiye’nin otoriterleşme sürecinde artan toplumsal kutuplaşma ortamında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bireysel profiline yönelik bir tepkinin muhalif toplumsal kesimler arasında biriktiği aşikar. Erdoğan’a, yaptıkları nedeniyle muhalif olmaktan yola çıkıp, Erdoğan’ın yaptıklarına Erdoğan nedeniyle muhalif olma noktasına varabilen bu ad hominem tavır, siyaset alanının diğer olgu ve aktörlerini de Erdoğan’la ilişkilendirerek okumayı seviyor. Muhalefetin aday belirleme tartışmalarında özellikle Ekrem İmamoğlu, bireysel iddiası çok ön planda olduğu için, kimilerince “ikinci Erdoğan” olabileceği eleştirilerine tutularak reddedildi. (Daha sağcı bir gelenekten gelen ve bireysel iddiasını öne çıkarmadığı ölçüde popüler görünen Mansur Yavaş için böyle bir eleştiriyi pek duymadık. Taraftarları ve muarızlarınca Kılıçdaroğlu’na iliştirilen imge ise kimlik ve mizaç olarak Erdoğan’ın zıddı olmaktı). İkinci Erdoğan ifadesinin ima ettiğine göre; seçmen nezdinde ideolojileri aşan libidinal albenisi, icraatçılık iddiası, becerilerini siyasi başarıya tahvil etmek bahsinde hırslı bir profil çizmesi, bir de galiba Karadeniz (Sünni) kökenli ve nispeten genç olması, İmamoğlu’nu Erdoğan’ın erken dönemine benzer kılan hasletlerdi. Yani bir bakıma bir siyasetçiyi ortanca seçmen nezdinde başkan adayı olarak çekici kılabilecek neler varsa, eksi hanesinde sayılıyordu. Erdoğan’ın bu hasletleri, temsil ettiği toplumsal kesimin siyasi, ekonomik, sosyal statüsünü yükseltmek için kullanmış olmasında örnek alınacak hiçbir şey göremeyen anti-popülist yaklaşım, aksine, ikinci bir Erdoğan’ın bu sefer seküler kesimi temsil etmek için ortaya çıkma riskini, muhalefetin seçimleri kaybetmesi nedeniyle birinci Erdoğan rejiminin konsolide olması riskinden daha çok önemseyebildi. Oysa ki bu, muhalefet bileşenlerinden çok diğer tarafı kaygılandırması gereken bir durumdu.
Diğer taraf, yargı bağımsızlığının değişken olduğu bir bağlamda, İmamoğlu’nu oyun dışına itmek için elinden geleni yaptı. İmamoğlu, üst mahkemelerce henüz onaylanmadığı için bugün hala başının üstünde Demokles’in kılıcı gibi sallanmaya devam eden bir siyaset yasağıyla karşılaştı. Doğal olmayan, yıllardır otoriterlik-demokrasi ayrımı üzerinden hükümete karşı bulunduğu yeri tarif etmiş olan ana muhalefetin, seçim öncesinde seçmen iradesini sınırlama doğrultusunda gerçekleşen bu en keskin otoriter hamleye yüksek perdeden karşı çıkmak yerine hamleyi kendi iç çekişmeleri için araçsallaştırmasıydı. Öyle ki, yıllardır git gide otoriterleşmiş olan rejimin niteliğini billurlaştıracak bir tür meydan okuma olan bu hamle, muhalefetin ta kendisi tarafından soğuruldu, doğallaştırıldı, önemsizleştirildi. Seçmen beğenisini siyasi sürecin bir girdisi olmaktan çok çıktısı olarak gören bakış açısı, bu önemsizleşmenin perspektifini oluşturuyor.
Seçimin muhalefetçe kaybının ardından, önce mutat olduğu üzere Aziz Nesin (ve Aysun Kayacı) alıntıları eşliğinde “aday doğruydu, seçmenler yanlıştı” diyerek demokrasinin temsil iddiasını baş aşağı çeviren anti-popülist bir tepkiyi çokça duyduk. Zamanla bu tepkiler, yerlerini Kemal Kılıçdaroğlu’nun ve onun Masa’daki pakt ortaklarının seçim sonrası performansına dair hayal kırıklıklarına ve bir ekşime hissine bıraktı. Elitler paktı, ortaya çıkan ekşimede pay sahibiyse, anti-popülist entelektüel duruş da o payda kendi payını aramalı. Aday belirleme sürecinde seçmen beğenisini göz ardı etmiş olan aktörlerin, kaybedilen seçimin ardından aynı seçmenlere hesap verme sorumluluğunu da üstlenmemesinde aslında bir tutarlılık var. Halkın katılım, temsil ve hesap sorabilme ihtiyaçlarını ikincilleştiren bir duruşun, halkın seçim sonrasında da özne olmaya devam edebileceği bir siyaset söylemi ve alanı kuramamış olduğu git gide görünür hale geliyor. Bilakis, Erdoğan karşıtı bir enerjiyle sandığa gitmiş seçmenlerin iradesi, Kılıçdaroğlu adaylığı etrafındaki elitler paktını oluşturmak için yapılan liste pazarlıklarına tabi tutularak, çeşitli konularda iktidarla işbirliği yapabilecek sağ partilerin etki alanını artırmak için araçsallaştırılmış olduğu için, muhalif seçmenin kurumsal siyasetle bağlantısı seçimden sonra hem aritmetik hem duygusal açıdan gevşemiş durumda. Demokratik temsilin çoğunlukçu aritmetik doğasını tamamen reddeden stratejiler, var olan toplumsal çoğunluğun dağılıp gitmesi sonucunu veriyor.
Tüm bu muhasebenin kurumsal siyasete, seçim epizoduna ve bireysel siyasetçilere fazla takıldığını düşünebilirsiniz. Seçimleri fetişleştirmeden, toplumsal örgütlenmeye, hatta gündelik hayatın dönüştürülmesine vb. yönelik daha uzun vadeli bir çabayı ufuk belleyen toplumcu sol bir duruş açısından durum belki de böyle görünecektir. Bu doğrultudaki çağrıları seçim öncesi dönemde de duyduk. Bu çağrılar kıymetli olmakla birlikte, tam da uzun vadede yapılacaklara işaret etmesi bakımından, kısa vadeli bir seçim stratejisi olarak münasebetsiz, hatta seçimin önemini gözlerden kaçırdığı ölçüde yanıltıcıydı. Diğer bir deyişle, örneğin seçime bir yıl kala, bu çağrının işaret ettiği mesai henüz yapılmamış bulunuyorsa, o noktada odaklanılması gereken şey seçimi kazanmak, böylece uzun vadeli toplumsal dönüşümü mümkün kılabilecek bir siyasi güç dengesini kurmak olacaktı. Siyaset, toplumsal alandan ancak kısmi bir özerkliğe sahip olabilir ancak seçim gibi kritik dönemeçlerde siyaset, toplumsal olanı kurar. Bugünün Türkiye’sinde, politika formülasyonu için etkili ama taban nüfuzu sınırlı meslek odalarında tutunan, sendikal varlığı yok hükmünde olan, elli yaş altındakilerin rağbet etmediği hemşehri dernekleri dışında bir toplumsal örgütlenmesi olmayan bir sol için, seçim siyasetinin yerine geçebilecek (Kürtlük dışında) bir “toplumsal” zaten bulunmuyor. Bu minvalde, Kuzey Avrupa sosyal demokrat partilerinin kurumsallaşmış ve programatik niteliği bir gıpta kaynağı olabilirse de, bu parti modelinin kuvvetli bir sendikacılık ağı üzerinde yükseldiğini, bu koşulların bulunmadığı noktada bu modele basitçe öykünmenin benzer sonuç ve çıktılar vermeyeceği hatırlanmalı.
Şunu da belirtelim. Toplumsal olanın belirleyiciliğine dair yapısalcı bir vurguya dayanarak güncel siyaset manevralarının önemini geçiştiren tavırda, Türkiye’de sosyalistlerin olduğu kadar sol liberallerin entelektüel biyografilerinde de önemli yer tutmuş Marksist kuramsal tedrisatın izleri var. Ancak sosyalist devrim gibi Marksist bir amaçtan boşanmış olduğu ölçüde bu türden bir geçiştirmenin vardığı nokta, siyaset-kurucu hamleleri boşa çıkaran ve bunların yerine önereceği bir pozitif hamlesi kalmamış post-Marksist yapısökümü. Bir zamanların devrimci Marksistleri için, popülizm, devrimci olamadığı ölçüde eleştiri konusuydu. Siyasal demokrasiyi aşmayı hedefleyen sosyalist devrim gibi bir amacın yokluğundaysa, cari demokrasi imkanlarının popülist veya karizmatik yönlerinin aşırı eleştirisi ile ne yapmak, nereye varmak istendiğinin daha net formüle edilmesi gerekiyor.
Sonuç
Her ifade bir aşırı ifadedir derler. Bu yazı biraz özellikle öyle, zira bir potansiyelin uç limitini konu aldık; popülizm eleştirisinin git gide anti-popülizme ve demokrasinin eleştirisine dönüşme potansiyelinin. Böyle bir eleştirinin de ciddiye alınacak tarafları olacaktır zira bizzat demokrasinin eleştiriye gelir yanları elbette mevcut: ekonomik verimliliği azamileştirmeyebilir, yeterince aydınlanmacı olmayabilir, en erdemli veya yetenekli olanları iş başına getirmeyebilir, estetik bakımından sakil olabilir. Kısa vadede tüm bu performans kusurlarıyla malul olan demokrasinin en büyük vaadi, kaybedenlerin de yönetimin meşruiyetini kabul etmesini sağlayarak çatışmasızlık sağlaması, böylece uzun vadede performans açısından fena olmayan sonuçlar yaratması.[22] Son yıllarda, Batı liberalizmi kökenli olup Türkiye solunda da etkili olmuş bir bakış açısından popülizmin ve aslında popülist demokrasinin eleştirisi çokça yapıldığı için, bu yazının derdi meselenin diğer tarafını vurgulamak oldu: Popülizm, veya Türkçe’ye zaman zaman çevrilmiş olduğu haliyle halkçılık / halk yardakçılığı, en nihayetinde demokrasiye içkin bir kusurdur; bu arada otoriter rejimlerin yönetim pratiğinin de görece demokratik bir boyutunu teşkil eder.[23]
Muhalefetten iktidara yöneltilen bir meydan okuma halindeki popülizmin, demokratik tartışma ortamının canlanmasına ve politika önerilerinin daha içerici hale gelmesine hizmet ettiği, iktidara gelen bir popülizmin ise, özellikle karizmatik bir lider etrafında örgütlenmişse, siyasetin kuralcı, kurumcu ve çoğulcu boyutlarını ilga ederek çoğunluğun zorbalığını kurmaya ve demokrasiyi bu kanaldan yok etmeye başladığı biliniyor.[24] Fakat demokrasinin çökebileceği tek istikamet çoğunluğun zorbalığı değil; diğer istikamette demokrasinin yeterince çoğunlukçu olamaması, yani herhangi bir çoğunluğun iradesini temsil edememesi gibi bir dış sınır var.[25] Diğer bir deyişle demokrasiyi onun bir kusuru olan popülizmden tamamen arındırma arzusu, yarayla birlikte hayati dokuları da izale edebilecek bir cerrahi müdahale gibi, siyasi pratiği demokratik motivasyonlardan arındırma riskiyle malul. Demek ki, popülizm, demokrasiyle ilişkisi çizgisel değil, girift ve bağlamsal olarak düşünülmesi gereken bir siyaset tarzı. Şu halde Türkiye’de muhalefet seçkinlerinin, muhalefetteyken bunca anti-popülist olması, bağlamsal olarak sıkıntılı.[26]
Nitekim, son yıllarda muhalefet seçkinleri arasında etkili olmuş anti-popülist entelektüel tavrın, 2023 seçimlerinde muhalefet adına olumsuz sonuç veren stratejik tercihlerle tesadüfi olmayan bir ilişkisi olduğunu göstermeye çalıştım. Olumsuz sonuçtan kastımız yalnızca cumhurbaşkanlığı seçiminin muhalefetçe kaybedilmesi değil. Küçük sağ partileri anti-çoğunlukçu bir mantıkla güçlendiren elitler paktının seçmen iradesini yansıtmayan bir meclis kompozisyonu üretmesi ve bu nedenle muhalif seçmenlerin kurumsal siyasetle bağlantısının hem aritmetik hem duygusal açıdan gevşemesi gibi bir durum da var. Ayrıca seçim süreci, muhalif bir siyaset enerjisini taşıyabilecek lider(ler) yaratmaktan ziyade, var olan lider adaylarının yıpranarak iddialarını nispeten yitirmesiyle sonuçlandı. Bu durumun beklenen etkisi, uç kenarlardan git gide büyüyerek, bir türlü kurulamayan merkezi kuşatacak, göç ve liberal küreselleşme karşıtı radikal popülizmlerin yükselişidir ve bu damarları taşımaya aday adresler Zafer Partisi ve Yeniden Refah Partisi olabilir. (Türkiye İşçi Partisi’nin potansiyelini ise henüz popülizmin kavramsal çerçevesi içinde değerlendirmek zor).[27] Önümüzdeki yıllarda popülizmin daha radikal ve demokrasi ötesi biçimlerini Türkiye’de daha çok konuşmak zorunda kalacağız gibi görünüyor. O zaman, mevcut iktidar nispeten mutedil ve akılcı kalabilir. Böyle bir manzaraya karşı, popülizm eleştirisinin anlamı ve işlevi de değişecektir.
[1] Yıldırım, Deniz. (2009). “AKP ve Neoliberal Popülizm”. İçinde: İlhan Uzgel, Bülent Duru (der.), AKP Kitabı Bir Dönüşümün Bilançosu, Ankara: Phoenix Yayınevi, 66-107
[2] Yağcı, Alper. (2009). Neopopulism and the Case of Justice and Development Party. Boğaziçi Üniversitesi’nde savunulmuş yüksek lisans tezi.
[3] Birkaç örnek: Akçay, Ümit. (2019). “Türkiye’de neoliberal popülizm, otoriterleşme ve kriz.” Toplum ve Bilim 147;
Aytaç, Selim. Erdem, & Öniş, Ziya. (2014). “Varieties of populism in a changing global context: The divergent paths of Erdoğan and Kirchnerismo.” Comparative Politics, 47(1), 41-59, Dinçşahin, Şakir. (2012). “A symptomatic analysis of the Justice and Development Party’s populism in Turkey, 2007–2010.” Government and Opposition, 47(4), 618-640; Selçuk, Orçun. (2016). “Strong presidents and weak institutions: populism in Turkey, Venezuela and Ecuador.” Southeast European and Black Sea Studies, 16(4), 571-589; Yabanci, Bilge. (2016). “Populism as the problem child of democracy: The AKP’s enduring appeal and the use of meso-level actors.” Southeast European and Black Sea Studies, 16(4), 591-617.
[4] https://twitter.com/KeLebegindansi/status/1381541117699702784
[5] https://x.com/haritayisev/status/1703357594843156551?s=20 tweetine verilen cevap ve alıntılı yorumlara bakınız.
[6] AKP’ye ilk kapatma davası, parti henüz 2002 seçimlerine girmeden önce açılmış, ancak ikinci davanın sonuçlanmasından sonra, 9 Temmuz 2009’da düşmüştü.
[7] Hürriyet, 29 Mart 2008, https://www.hurriyet.com.tr/dagdaki-cobanla-benim-oyum-esit-olamaz-8565854.
[8] Özellikle antik Atina, Perikles’in demokratlığı kadar Aristoteles’in demokrasi eleştirisi ve Eflatun’un demokrasi karşıtlığı için de bir entelektüel merkezdi. “Demokrasi” sözcüğü, modern zamanlara kadar (bugünkü “popülizme” benzer biçimde) pejoratif görüldüğü için, Perikles’in Atina demokrasisiyle övünen meşhur cenaze konuşmasının Batı dillerine tercümelerinde bu sözcük sansürlenebilmişti. Bkz. https://www.bristol.ac.uk/classics/research/thucydides/ttt/context/.
[9] Bkz. Çarkoğlu, Ali ve Kalaycıoğlu, Ersin. The rising tide of conservatism in Turkey. Springer, 2009.
[10] Siyahların oy verme hakkının 1960’lara kadar vergi düzenlemeleri üzerinden kısıtlandığı ABD Güney’inde geçen roman ve öykülerinde William Faulkner bu cinsiyet imgesinin ırksallaşmış biçimini ele alır. Türkiye’de Yaşar Kemal, köylünün olası devrimci şiddetine dair korkuyu, mütegallibeden Murtaza Ağa’nın ağzına şu kelimelerle kondurur: “Irzına geçmedikleri kız, kadın kalır mı, bu dağlılar, hele köylüler, akça pakça şehirli kadınlarına çok düşkün olurlar” (İnce Memed 4, İstanbul: Toros Yayınları, sf. 270).
[11] Makalenin bu kısmı, Hasan Tekgüç ile birlikte derlediğimiz ve İletişim Yayınları’nca Dönüşüm ve Tıkanma (muhtemel) adıyla yayımlanması beklenen bir kitapta yer alan bir bölümdeki kuramsal tartışmaya dayanıyor: Alper H. Yağcı, “Neoliberalizm, Popülizm ve Otoriterlik Arasında: AKP İktidarının Politik Ekonomik Niteliğine Dair Kavramsal Diyaloglar.”
[12] Toprak (2013), bu yüzden, halkçılığı Türkçe’de de popülizm kelimesiyle anar. Bununla birlikte, halkçılığı popülizmin daha sonra yaygınlaşan anlamından ayırmak için halkçılık kavramının İngilizce’ye peopleism olarak çevrilmesi de vaki. “Popülizm Eleştirisinin Eleştirisine Giriş” adlı son derece düşündürücü makalesinde Kazım Ateş daha farklı bir pozisyon alır: “Batı’da popülizm adı altında yürütülen tartışma esas olarak halkçılık tartışmasıdır ve lanetli bir kelime olarak kullanılan popülizm ile gerçekte lanetlenen halkçılıktır.” Ateş, Kazım. (2018). “Popülizm Eleştirisinin Eleştirisine Giriş: Halkı Savunmak Gerekir”, Birikim 353, Eylül, sf. 54. Aynı yazıda Jacques Ranciere’in düşüncesini Ateş şöyle aktarıyor: “Popülizm, oligarşinin altta yatan arzusunu maskelemenin adıdır: halk olmadan yönetmek.”
[13] Kavramı bu döneme de bakarak anlamlandırma çabasının klasik örneği için bkz Ionescu, Ghita., & Gellner, Ernest. (Eds.). (1969). Populism: its meaning and national characteristics. Macmillan.
[14] Ekonomi literatüründe popülizmin klasik eleştirisi için bkz. Dornbusch, Rudiger, and Sebastian Edwards, eds. (1991). The macroeconomics of populism in Latin America. Chicago: University of Chicago Press
[15] Mudde, Cas. (2021). “Populism in Europe: an illiberal democratic response to undemocratic liberalism (The Government and Opposition/Leonard Schapiro Lecture 2019).” Government and Opposition 56.4: 577-597.
[16] Canovan, Margeret. (1981). Populism. Houghton Mifflin Harcourt Publishers.
[17] Mudde, Cas., 2004. “The populist Zeitgeist.” Government and Opposition 39, 541–563.
[18] İşçileri örgütlemek için yola çıkan sosyalist partilerin seçim kazanabilmek için diğer sınıflara da hitap etme gerekliliği ve akabinde sınıfsallığını kaybetmesi bağlamında bu tartışmalar sosyalist düşüncenin tarihi kadar eski. Bkz. Przeworski, Adam (1985). Capitalism and Social Democracy, Cambridge University Press. “Introduction” bölümü.
[19] Gramsci’ci bir Marksist iken post-Marksist bir Gramsci’ci haline gelen ve popülizm savunusunu bu süreçte terk etmeyen Ernesto Laclau’yu örnek gösterebiliriz.
[20] Bu tespiti daha önce çeşitli yazılarda Burak Bilgehan Özpek, sert bir üslupla dile getirdi. Örneğin bkz. https://medyascope.tv/2023/10/31/burak-bilgehan-ozpek-yazdi-yoga-egitmenleri-ve-siyaset-bilimciler-arasindaki-farklar/.
[21] Bu tespitlerin ampirik temeli için bkz. Şaşmaz, Aytuğ, Alper H. Yagci, ve Daniel Ziblatt. (2022). “How voters respond to presidential assaults on checks and balances: Evidence from a survey experiment in Turkey.” Comparative Political Studies 55, no. 11; ve daha dolaylı olarak Svolik, Milan W. (2023). “Voting Against Autocracy.” World Politics 75, no. 4: 647-691.
[22] Przeworski, Adam. Why bother with elections?. John Wiley & Sons, 2018.
[23] Mudde ve Kaltvasser’in ileri sürdüğü üzere, bir siyasal sistemdeki aktörler arasında popülizmin baskın oluşu, seçimsel demokrasiden liberal demokrasiye geçişi zorlaştırdığı gibi, rekabetçi otoriter bir sistemin kendi üstüne kapanarak tam otoriterliğe dönüşmesini de, seçimlerin merkeziliği nedeniyle, zorlaştırmaktadır. Mudde, Cas., & Rovira Kaltwasser, Cristobal. (2017). Populism: A very short introduction. Oxford University Press.
[24] Tartışma için bkz. Sozen, Yunus. (2019). “Populist peril to democracy: The sacralization and singularization of competitive elections.” Political Studies Review 17.3: 267-283.
[25] ABD demokrasisinin çökme riskiyle karşı karşıya gelmesinde ABD’nin anti-çoğunlukçu anayasal düzeninin rolünü irdeleyen taze bir çalışma için bkz. Levitsky, Steven, and Daniel Ziblatt. (2023). Tyranny of the minority: why American democracy reached the breaking point. Crown.
[26] Üstelik elitlerin eleştirisi anlamındaki bir popülizmin, muhalif seçmen arasında karşılığı bilinmesine rağmen; bkz. Balta, Evren, Cristóbal Rovira Kaltwasser, ve Alper H. Yagci. (2022). “Populist attitudes and conspiratorial thinking.” Party Politics 28.4: 625-637.
[27] Seçim öncesinde ham verileri üzerinde çalışma imkanı bulduğum çeşitli Konda anketlerine bakılırsa, TİP, belli başlı tüm partiler içinde seçmenlerinin ortalama gelir düzeyi en yüksek parti olarak görünüyordu. Türkiye’yi temsil niteliği olan anketlerde erişilebilen TİP seçmeni sayısı az olduğu için bu bulgunun istatistiki güven seviyesi düşük. Ancak yanlış olduğunu düşünmek için de bir neden göremiyorum. Yüksek ücret gelirli sınıfsal tabanı, alışıldık türden bir popülizm için çok müsait görünmeyen TİP’in siyaset yapma biçimi henüz evrilebilir, göreceğiz.