Osmanlı’da Okuryazarlık Gerçekten Yüzde 66 mıydı? Üç Yazılık Bir Dosya

Alper H. Yağcı

Not: Aşağıdaki dosya ilk olarak Kasım 2025’te Daktilo2’de 3 yazı olarak yayımlanmıştı. Bkz:

https://daktilo1984.com/daktilo2/osmanlida-okuryazarlik-gercekten-yuzde54-muydu-kemal-karpatin-rakamlarinin-sifresi/

https://daktilo1984.com/daktilo2/osmanlida-okuryazarlik-bolum-2-osmanli-egitim-sistemine-bakis/

https://daktilo1984.com/daktilo2/osmanlida-okuryazarlik-bolum-3-1927-sayimi-aslinda-neyi-olctu/


Bölüm 1: Osmanlı’da Okuryazarlık Gerçekten %54 müydü? Kemal Karpat’ın Rakamlarının Şifresi

Alper H. Yağcı

Osmanlı toplumu yaygın ölçüde okur yazar mıydı? Ünlü tarihçi Kemal Karpat’ın bir yayınında, 1894 yılı itibariyle Osmanlı topraklarında yaşayanların %54’ünün, hatta 10 yaş üstündekilerin %66’sının okuma bildiği gibi bir çıkarımla karşılaşıyoruz. 19. Yüzyıl sonunda ekseri Müslüman bir toplum için bu çok yüksek bir oran ve bildiğimiz pek çok şeyle çelişiyor. Osmanlı’da okur yazarlığın yüksek olmuşluğunu temenni edenler bir noktada bu rakamı fark ettiler, rahmetli Karpat (1924-2019) müesses akademik nizamın muhafazakar ama saygın bir ismi olduğu için üstüne atladılar ve bu oran yaygın bir “bilgi” haline geldi. Devlet adamlarının da demeçlerine konu oldu. 

Peki ama doğru mu?

Ben daha önce X (Twitter) platformunda bu konuya dair bir bilgisel yaptığımda viralleşmiş ve akademik tarihçilerin de ilgisine mazhar olmuştu çünkü Karpat’ın bu konudaki hesabını sayısal bir açıdan inceleyen derli toplu bir yayın sanırım yok. Konu sosyal medyada kalmasın diye burada düzeltmeler ve eklemelerle daha kesin olarak kayda geçirmek istiyorum. Sonucu da baştan yazayım. Kemal Karpat’ın okur yazar oranı, kötü veri üzerinde yapılmış kötü bir matematik hesabının ürünü ve muhtemel gerçek oranın çok üstünde. Gelecek yazılarda gerçek oranın ne olabileceğini ele alacağım ve yine bazı orijinal iddialarım olacak. 

Şuradan başlayalım. Kemal Karpat daha çok nüfus hareketleri alanında uzmanlaşmış bir tarihçi idi. Söz konusu hesap tablosunun yer aldığı yayın da “Osmanlı Nüfusu 1830-1914” (orijinali İngilizce 1985 basım) kitabı.[1] Fakat bu kitapta okur yazarlık üzerine bir bölüm aslında yok. Tablo, kitabın sonunda bağlamsız bir ek olarak yer alıyor. Aşağıya koyuyorum.

Tablonun veri kaynağına değinelim. Veriler, Osmanlı devletinin gerçekleştirdiği en kapsamlı nüfus “sayımından” geliyor. Bu “sayımı” tırnak içine almamın nedeni 1881-1893 boyunca yaklaşık on dört yıl sürmüş bir faaliyet olması. Evet, bu dönemde teknoloji ve Osmanlı devlet kapasitesi düşük olduğu için, on dört yıl sürüyor. Bunu süregiden bir kayıt sistemi gibi düşünün. Bazı kazalarda teşkilatın kurulup bunların kayıtlarının başkente ulaşması diğerlerinden yıllar sonra gerçekleşiyor. Mesela sırf İstanbul’daki kayıt/sayımın tamamlanması 1885’i buluyor. Bu “sayımı”, II. Abdülhamid dönemini eğitim sistemimizin ilerleme seneleri olarak değerlendiren hakkaniyetli bir tanıktan dinleyelim: 

“Umumî nüfus sayımı değil, yazımı yapılmıştır … Yapılışını yakından gördüğüm, hattâ mahallemdeki memurlara yardım ettiğim bu yazım mahalle halkını birer birer çağırarak ellerindeki hüviyet varakalarının yenisini doldurup vermek, hiç hüviyet varakası olmayanları da yeniden kütüğe kayd etmekten ibaretti”.[2]

Hane sayısının tespit edilmediği, Abdülhamid devrinin toplantı yasaklarının verdiği korkuyla bazı bölgelerde halkın sayım merkezine bile çağrılamadığı ve farklı bölgelerde farklı yıllarda tamamlanan böyle bir proje ile ülkedeki nüfusun belirli bir andaki resmini isabetle çekmek zaten mümkün değil. Osmanlı devletinin yapmayı umduğu da bugünkü derecede ince istatistikler elde etmekten ziyade askeri hizmet ve vergi için mevcut insan kaynağını yoklamak, bir de özellikle Balkanlardaki Müslümanların sayısının Hıristiyan devletlerin iddia ettiğinden daha yüksek olduğunu gösterebilmek idi. 

Meşhur tablonun kendisine gelelim. İngilizce bilenler ilk garipliği fark edecektir. Tablo IV.15 her vilayet için okuma bilenlerin değil, okuma bilmeyenlerin (illiterates) sayısını listeliyor. Bu ilk sütundaki sayı. İşte tüm iddianın kaynağı olan veriler de burada. Bu sayılar İstanbul Üniversitesi Kitaplığı Türkçe Yazmalar (IUKTY) 9075 kodlu arşiv belgesinden (Yevmiye Katibi Mehmet Behiç Tarafından Tanzim Olunan Istatistik Defteri) aktarılmış. Karpat bu sayıları genel nüfusa vurunca %46 oranının ortaya çıktığını tablonun altında not ediyor. Yani okuma bilmezlerin oranı %46 ve kalan %54 de okuma bilenler oluyor. Fakat bu küçük çocukları da kapsayan bir oran. 10 yaş üzeri nüfusta okuma bilmezlerin oranı yalnızca %34. Yani uygun yaş grubunda okuma bilenler %66 oluyor. Biz şu oranları inceleyelim.

Şimdi şunu düşünün: okuma bilmeyenleri saymak ne demek? Bilmeyenlerin yerine bilenlerin sayısını tespit etmek de kaydetmek de daha düz, daha anlamlı iş olurdu. Bu tablo ve ondan çıkarsanan sonuçlar ile ilgili garipliklerin temeli burada. İşin aslı muhtemelen şu: Osmanlı devleti, sayabildiklerini sayacak. Pek çok yerde, özellikle kadınları sayamayacak. Hatta daha ötesi: Bu okuma bilmezler (oranının değil) sayısının, sayımı kaydeden bürokratlarca yalnız erkekler için hatta yalnızca Müslüman erkekler için kast edilmiş olması muhtemel. Belirli türdeki askerlik ve devlet hizmetlerini göremeyecek erkeklerin sayısını tespit daha doğrusu tahmin etmek istemiş olabilirler. Öyle bir durumda %46 oranı genel nüfus için zaten geçersiz olur. Elbette ki kadınlar arasında okuma bilmezlerin oranı çok daha yüksekti. Gelecek yazıda bunu biraz detaylandıracağız.

Fakat meşhur tablodaki sayılar (oranlar değil) yalnızca erkekler için alınsa bile zaten başka yanlışlara dayanıyor. Tabloya inanırsak, Osmanlı’da okuma bilenlerin oranı, başkente en uzak, ekonomik olarak en geri kalmış, devlet kapasitesinin en düşük olduğu vilayetlerde en yüksek, çünkü oralarda okuma bilmezlerin oranı en düşük çıkıyor! Buna göre okuma bilmezlerin oranının, mesela ilk demiryoluna kavuşan vilayet Aydın’da %31, matbuat merkezi Selanik’de %39, eski payitaht Edirne’de %43, ulema diyarı Halep’te %48 iken, Yemen’de yalnızca %28, Hicaz’da yalnızca %20, Diyarbekir’de yalnızca %10 olduğuna inanmamız lazım. Yani Diyarbekir’de okur oranı %90 imiş!

Böyle absürt bir sonuç nasıl ortaya çıkar, bunu anlamak aslında zor değil. Muhakkak ki, okuma bilmezlerin sayısı eksik sayıldı, üstelik bir yerde aslında ne kadar yüksek oranda bulunuyorsa o kadar eksik sayıldı, çünkü okuma bilmeyen birey ve topluluklar tam da devletin ulaşmakta ve sayım yapmakta en çok zorlanacağı topluluklar. Bu sayıyı genel nüfusa bölerseniz amaçladığınız bilgiye isabet etmeyen, geçersiz bir okuma bilmezler oranı elde edeceksiniz. Kemal Karpat’ın elindeki %46 da bu. Üstelik verilerin hepsi gerçek bir sayım teşebbüsüne bile dayanmıyor. Örneğin genel nüfus sayımı için Musul, Bağdad, Basra vilayetlerinde kadınların sayılmadığı, bunların sayısının sonradan tahmin ile eklendiği biliniyor. Yemen ve Hicaz içinse aslında zaten sayım/kayıt yapılmıyor, nüfusa ve özelliklerine dair tüm sayılar tahmini (bkz. kitaptaki Tablo I.8.C). Pek çok vilayette göçebeler için de durum bu.

Acaba asla harf devrimi yapmamış, geçmiş dönem yazılı kültürüne dair bir reddiye içine girmemiş Yemen ve Suudi Arabistan gibi Osmanlı sonrası devletler okur yazarlık oranına dair ne bulmuşlar? Vilayetler için tek tek oranlar verirken böyle bir karşılaştırmayı Karpat’ın yapmamış olması tuhaf. Elbette ki çağdaş oranlar Karpat tablosundan çıkanların yanına yaklaşamıyor, aradan geçen zamana, gelişen teknolojiye ve ekonomiye rağmen. Mesela Osmanlı sonrası petrol bulup zengin olmuş, bebek ölümlerini dünyaya örnek bir hızda düşürmüş Suudi Arabistan’ın resmi istatistiklerine göre 2007’de bile 65 yaş ve üstü nüfusta okuma bilenlerin oranı yalnızca %26 idi, oradan hesap edin.[3] Birleşmiş Milletler, 1950’de Yemen’deki okur oranını azami %5, Suriye’dekini %30 olarak alıyor.[4]

Şimdi Karpat’ın tablosundaki aslında en önemli olmayan ama en kesin hataya gelelim. %46’lık okuma bilmezler oranının tablonun altında bir not olarak belirdiğini yazmıştık. Notta Karpat bu oranı nasıl hesapladığını tarif etmiş. Bu tarifi ve kitaptaki diğer verileri inceleyince şu bulguya varıyoruz: Vilayetler için tek tek bildirilen okuma bilmez oranları aslında yanlış hesaplanmış. Ya da vilayet oranları doğruysa toplam için bildirilen %46’lık oran yanlış hesaplanmış. Yani aslında muhtemelen pek anlamı olmayan verileri doğru kabul etsek bile verilerden yanlış matematiksel çıkarım yapılmış. Bu, 2+2=5 gibi bir cebir hatası. Bu cümlenin sonundaki dipnotta bu hatanın ayrıntılı açıklamasını bulabilirsiniz.[5]

Ünlü tarihçi cebir hatası yapar mı demeyin, yapıyor. Zaten Karpat’ın bu konuda yazdıkları başka nicel çelişkiler de içeriyor. Örneğin meşhur tablomuza bakılırsa İstanbul merkezinin (Dersaadet) nüfusu 403.628 olarak hesaplanıyor (mülhakati yani çevresindeki beldeler ise 90.532). Oysa ki bu sayı, Balkan savaşıyla başlayan felaketlerden önceki o dönemde çok daha yüksek, 1 milyona yakın olmalıydı. Bu arada, meşhur tablonun ilk versiyonunu barındıran 1982 tarihli bir Karpat makalesi var.[6] Makaledeki tabloya göre hesaplanan İstanbul nüfusu gerçekten de 1 milyon rakamını tutuyor. Ve makaledeki tablo referans alınınca fark ediyoruz ki kitaptaki meşhur tabloda Diyarbekir ve Dersaadet (İstanbul) için sunulan veriler birbiriyle yer değiştirmiş! Belli ki Karpat’ın kitap için yaptığı aktarım ve hesaplarda çeşitli dikkatsizlikler var. 

Özetleyelim. Kemal Karpat’ın kitabında yer verdiği bilgilere dayanarak 19. yy sonunda Osmanlı toplumunda okuma bilenlerin oranının %66 ya da %54 olduğuna inanmak için bir neden yok. Kusurlu varsayımlara dayanan bu iddiayı yazarı bile özgüvenle ilan etmemiş, bir kitap sonu ekin dipnotu olarak bırakmıştı. İlgili tabloda tekil vilayetler için verilen oranlar ise zaten (2+2=5 gibi) hesap hatasına dayanıyor. 

Şimdilik sırf Karpat’ın kendi eserlerine dayalı olarak söyleyebileceğimiz bu. Önümüzdeki [aşağıdaki] yazılarda ise daha kesin bir değerlendirmeye varacağız. Osmanlı’da okur yazarlık gerçekte ne durumdaydı? Dünyadaki Protestan olmayan diğer tüm tarım toplumları gibi Osmanlı Müslümanları arasında da, II. Abdülhamid reformlarına yetişebilen kuşaklara kadar okuma bilenler muhtemelen küçük bir azınlık idi. Sonra da, nüfusun çoğunluğunun yaşadığı köylerde durum pek değişmedi. Neye göre kime göre? Devam edeceğiz, takipte kalın.

Şarkı önerisi: https://open.spotify.com/track/0Sy2FEb4SM0EEZZPCZTolt?si=d3f0b04c671048d6


[1] Sayfa ve tablo numaraları İngilizce versiyona atfen: Karpat, K. H. 1985. Ottoman Population 1830-1914, University of Wisconsin Press.

[2] Osman Nuri Ergin, 1977 [1943], Türkiye Maarif Tarihi cilt 3, sayfa 858.

[3] https://www.k12academics.com/Education%20Worldwide/Education%20in%20Saudi%20Arabia/literacy-education-saudi-arabia

[4] UNESCO, 1957. World Illiteracy at Mid-Century: A Statistical Studyhttps://unesdoc.unesco.org/ark:/48223/pf0000002930. Tablo 7.

[5] Karpat, Tablo IV.15 (sayfa 221) altındaki notta tablodaki istatistiklerin yalnızca 10 yaş üzeri bireyleri hesaba kattığını belirtiyor. 10 yaş (ve) altı bireylerin sayısının 4.057.277 olduğunu, bunların 3.204.152 tanesinin okuma bilmez olduğunu da ayrıca ekliyor. Tabloda 10 yaş üstü için verilmiş olan 8.798.350 toplamına 3.204.152 ekleyerek varacağımız toplam okuma bilmez sayısının %46 etmesi için genel nüfusun 26.106.068 olması lazım. Bu, gerçekten de, yine aynı IUKTY 9075 kodlu arşiv belgesinden gelen başka bir tabloda (Tablo IV.5, sayfa 213) bulunan toplam nüfusa denk geliyor. Nüfusun yaş kırılımını da gösteren o tabloya baktığımızda ortaya çıkıyor ki 10 yaş üzeri nüfusun sayısı 22.048.791. Bununla birlikte Tablo IV.15’in altındaki notta 10 yaş üzeri nüfusun %34,3’ünün okuma bilmez olduğu belirtiliyor ve aynı tablodaki (güya) 10 yaş üzeri okuma bilmez sayısı olan 8.798.350’ın %34,3’lük bir oran teşkil etmesi için 10 yaş üzeri nüfusun 25.651.166 olması lazım. Fakat bu da aşağı yukarı bütün nüfusa tekabul ediyor. Kısacası, her vilayet için yalnızca 10 yaş üzeri okuma bilmezlerin sayısı, yanlışlıkla tüm yaş gruplarını içeren toplam vilayet nüfusuna oranlanmış, aksi iddia edilmesine rağmen. Yok vilayet oranlarını doğru kabul ederek tüm hesabı tekrarlarsak o zaman da toplam için %46 oranına ulaşamıyoruz. Bu arada bunlarla alakasız bir hata daha var. Karpat aynı notta tüm yaş gruplarında okuma bilmezlerin sayısının 12.382.502 olduğunu belirtiyor, oysa ki aslında 12.002.502 olmalı. Muhtemelen bu basit bir daktilo hatası. Sayfa ve tablo numaraları için bkz. dipnot 1. 

[6] Karpat, K.H., 1982. Reinterpreting Ottoman History: A Note on the Condition of Education in 1874. National Journal Of Turkish Studies.


Osmanlı’da Okuryazarlık, Bölüm 2: Osmanlı Eğitim Sistemine Bakış

Alper H. Yağcı

Geçen haftaki yazıda, 1894 itibariyle Osmanlı İmparatorluğu nüfusunun %54’ünün ve 10 yaş üzeri nüfusun %66’sının okuma bildiğine yönelik Kemal Karpat’ın meşhur istatistiğini ele almıştım. Muğlak veriye dayalı kusurlu bir hesabın ürünü olan bu istatistiklerin doğru olmadığını anlatmıştım. Peki Osmanlı’nın son döneminde okur yazarlık gerçekte ne kadardı? Cumhuriyetin ilk nüfus sayımı olan 1927’de okuma bilenlerin oranı, 7 yaş üzeri nüfusta %11 olarak belirtiliyor. Fakat bu düşük oran da kimilerinde şüphe uyandırıyor. Harf devriminden hemen önce yapılmış bu sayımla yeni rejimin neyi nasıl ölçtüğü bir tartışma konusu olabiliyor. Bu tartışmaya giriş için bu yazıda geç Osmanlı döneminde ilköğretimin durumunu ele alalım.

Tanzimat dönemine kadar Osmanlı Müslümanları için genel eğitim, cami hocalarını yetiştiren medreselerden ve onların ders verdiği, ilkokula denk gelebilecek sıbyan (çocuk) mekteplerinden ibaret. Sıbyan mektepleri, devlet değil yerel eşraf tarafından camilerin ekinde kuruluyor. Hocayı, özellikle de vakıftan aylığı yoksa, gücü yeten aileler maddi olarak destekliyor. Çeşitli hatırattan anlaşıldığı kadarıyla, yoksul veya zanaat öğrenen çocukların okula devamlılığı yok ya da zayıf. Standart bir programı ve süresi olmayan bu okullar; erkek ve kız çocuklara daha çok Arapça dini metinler okutup ezberletiyor. Bazı Arapça gramer kitapları da kullanılıyor. Bu ise Osmanlı Türkçesi’ni okuma yetisi anlamına gelmiyor. Sıbyan mekteplerinde Türkçe okumayı ve yazmayı (“Türkçe kıraat”) öğretmekten bir yenilik önerisi olarak bahseden 1846 tarihli bir reform talimnamesinden anlaşıldığı kadarıyla o devir öncesi o pek yok.[1] Eski yazılı binlerce elyazmasının cumhuriyet dönemine aktarılmasında önemli rol oynamış Osman Nuri Ergin, “o zamana kadar biraz okuyup yazma bilenler [mektep öğrencilerinde değil] ancak medrese mensupları arasında” görülürdü diye yazıyor, Abdülhamid dönemi öncesi için.[2]

Kısacası geleneksel sıbyan mekteplerine katılım yaygın olsa da, Kuran kursu gibi düşünülebilecek bu mekteplerin Osmanlı Türkçesi metinler için fonksiyonel bir okur yazarlık sağlayabildiği şüpheli. Zaten seküler okullar da bu yüzden kuruluyor. 

Sekülerden kastım; geometri, coğrafya, sağlık bilimi gibi dindışı konuların da eğitim programına dahil edilmesi. Modern seküler eğitim, 19. yy başlarında devlet eliyle ve her anlamıyla tepeden başlıyor. İlk seküler eğitim kurumları, orduyu modernleştirmek için kurulan askeri yüksek okullar. Fakat geleneksel mekteplerden çıkan öğrencilerin bu yüksekokullarda öğretilenleri okuyup anlayabilecek nitelikte olmadığı fark edilince, seküler eğitim bu en tepe seviyeden kademe kademe aşağı iniyor. Önce ortaöğretim seviyesinde askeri ve sivil rüşdiyeler ve idadiler kuruluyor. Sonra bunlara gelen öğrencilerin de uygun yetilere sahip olmadığı fark edilince, askeri rüşdiyeler derslerini ilkokul seviyesinden başlatıyor. Sonunda sivil sistem de bunu takip ederek ilkokul seviyesinden itibaren usul-ü cedid (yeni metot) ile eğitim yapan iptidai (ilk) mektepleri yani modern ilkokulları kuruyor. Artık 19.yy’ın ikinci yarısından bahsediyoruz. Bu sırada usul-ü atika (eski metot) ile eğitim yapan geleneksel sıbyan mektepleri de paralel bir sistem olarak varlığını sürdürse de zamanla yeniye çevrilerek yavaş yavaş azalacaklar. Basitçe özetlersek, modern asker olarak yetiştirilecek insan kaynağının niteliğini geliştirmek için, sonunda bütün eğitim sekülerleşmek zorunda kalacak. 

Resim: Bir mahalle mektebi (Tanzimat’tan sonra)[3]

Peki ortada kaç okul, kaç öğrenci var? Herhangi bir rakam telaffuz etmeden önce bir uyarı lazım. Bu konuda Osmanlı devletinin resmi belgeleri önemli çelişkiler ve eksikler içeriyor. Mesela bir belgenin toplam diye verdiği rakam aynı belgedeki satır toplamlarını tutmuyor. Bir senenin salnamesinde listelenen bir okul, birkaç sene sonraki salnamede ortada yok. Kapanmış mı, başka bir şeye mi dönüşmüş anlamıyoruz. Eğitim, merkezileşmemiş paralel sistemlerden oluşuyor ve başkent dışındaki vilayetlerin durumu hakkında devletin de güvenilir bilgisi yok. O yüzden tek bir yıl için bile Osmanlı’da okur yazarlık veya eğitim sistemi hakkında tek bir kaynaktan veya arşiv belgesinden bir doğru rakam çıkarmak mümkün değil, ancak çeşitli kaynakları kalibre ederek bir muhtemel resim oluşturmak mümkün.

Bu resmi şöyle özetleyebiliriz. 19. yy’ın son çeyreğinde okur yazarlığı yaygınlaştırmak için devlet eliyle ciddi bir efor ve şehirlerde alınan epey mesafe var. İlköğretimi kız erkek her çocuk için zorunlu hale getirmeye yönelik resmi yazılara II. Mahmud döneminden itibaren rastlanabilir. Bu konudaki ilk ciddi girişim ise Tanzimat bürokratlarının bir ürünü olan 1869 Maarif-i Umumiye Nizamnamesi. 

Elbette ki bu nizamnamede yazılanlar, hemen veya illa hayata geçmiyor çünkü ilkokulların yine yerel eşraf tarafından kurulup donatılacağı, devlet hazinesinden yalnız daha üst seviyede sultaniler ve idadiler kurulacağı öngörülmüş ama o da pek yapılamamış. Ancak yine de bu çarpıcı bir reform girişimi. Bu şekilde Osmanlı İmparatorluğu, pek çok Batı devletiyle aşağı yukarı aynı dönemde eğitimi zorunlu hale getirmek için somut bir program ortaya koyuyor. Ayrıca 1883’te II. Abdülhamid’in öşür vergisinin bir kısmını Maarif Hisse-i İanesi adıyla bir eğitim fonuna aktarmasıyla okullaşma reformu düzensiz de olsa yeni bir bütçe desteği kazanıyor. Abdülhamid dönemi modern eğitimin özellikle vilayetlerde yaygınlaşmasına yönelik bir atılım dönemi oluyor. Tanzimat döneminde öngörülen, Hıristiyanların yerel eğitim kurullarındaki temsili gibi liberal kaideler bir yana bırakılıyor, ama nicel olarak bir ilerleme var. Hatta kızların eğitiminin ergenlikle bitmesi yönünde ulemadan gelen çağrılara rağmen lise seviyesinde kız idadileri açılıyor.[4] Otoriter ve muhafazakar bir modernleşme çabası.

Şimdi tekrar soralım: ortada kaç okul, kaç öğrenci var? Bu sorudan maksat, nüfusun ne kadarının modern bir eğitimden geçtiğine dair fikrimiz oluşsun, bir de erken cumhuriyet dönemi istatistikleriyle bir uyumsuzluk var mı yoklayalım. Cevap için elimizde çelişkili veriler var. Aşağıda aynı yıla ait üç rakamı tartışacağım. Bunlar biraz aklımızı karıştıracak. Rakamlar kayda geçsin, onlar üzerinden varacağımız sonuç önemli.

Shaw’ların klasikleşmiş eserindeki rakamlarla başlayalım.[5] İmparatorluğun çekirdek (Rumeli, Anadolu, geniş Suriye) bölgesindeki 19 milyonluk nüfus için 1894 yılında 28.615 Müslüman ilkokulda okuyan 902.317 öğrenci var. Bunlara gayrimüslim ilkokulları ve yabancıların kurduğu misyoner okulları dahil edildiğinde toplam ilkokul öğrencisi sayısı 1.236.185’i buluyor. Yazarlar bu sayıyı ilkokul çağında olduğu tahmin edilen nüfusa oranlayarak ilkokul çağındaki erkeklerin %89’unun, kızların %36’sının, tüm çocukların %64’ünün okula gittiğini ileri sürüyor. Özellikle erkekler için inanması güç olan bu oranı değerlendirirken şunu not etmek lazım: Burada sıbyan, usul-ü cedid iptidai, (askeri) rüşdiye gibi çeşitli okulların hepsi ilkokul sayılmış, oysa ki aynı öğrenci bunlara farklı yaşlarda art arda gidebiliyordu, örneğin Mustafa Kemal’in yaptığı gibi.[6] O yüzden net değil brüt olan bu okullaşma oranına çok dikkatli yaklaşmak, tevhid-i tedrisat (paralel eğitim sistemlerinin birleştirilmesi) sonrası ortaya çıkan oranlarla doğrudan karşılaştırmamak gerekir.[7]Her halükarda bu oran, ortalamayı yükseltecek Rumeli’yi ve Gayrimüslim nüfusu içeriyor. 

İkinci olarak geçen yazıda deştiğimiz Karpat’ın eserine bakarsak 1893/94’te tüm imparatorlukta bütün seviyelerdeki toplam okul sayısı 10.915. Rumeli, Anadolu, Suriye çekirdek bölgesinde 9.470 okul ve tüm seviyelerde 1.441.180 öğrenci var. Yalnızca bugünkü Türkiye topraklarına denk gelen vilayetleri saydığımızda ise (fakat Kars ve Hatay’ı dahil edemeden) tüm seviyelerde 6.248 okul ve her dinden 905.980 öğrenci kalıyor.[8]

Üçüncü olarak, 1894/95 Maarif-i Umumiye yıllığına göre II. Abdülhamid’in tahta çıkışından önce İslam nüfusuna yönelik geleneksel ve modern iptidai mektepler toplamı 18.947. 1894/95 itibariyle bunların arasından 5138’inin yeni usule çevrildiğini, ayrıca 9.649 tane yenisinin kurulduğu belirtiliyor. Yani toplam sayı 28.596 oluyor ve bunlarda okuyan 849.033 öğrenci var. Fakat bu bütün imparatorluk için. Günümüz Türkiye’sine denk gelen vilayet ve sancaklardakini sayarsak ilkokul seviyesinde 24.093 iptidaide okuyan 672.657 öğrenci kalıyor.[9]  

Cumhuriyete kadar devam eden sonraki dönemde bu sayıların çok kuvvetli bir değişim trendi yakaladığına dair bir emare yok, çelişkili veriler var. Mesela 1900 yılında Maârif Nazırı Ahmet Zühtü Paşa’nın verdiği rakamlara göre, İmparatorluk dahilinde 29.130 ilkokul ve 899.932 öğrencinin bulunduğu anlaşılıyor.[10] 1905-1906 ders yılında imparatorluk genelindeki modern (usûl-ü cedîd) iptidai okulların toplam sayısı 10.347 olarak geçiyor.[11] Rumeli’nin kaybından sonra 1913-14 için imparatorluk genelindeki tüm iptidailerdeki öğrenci sayısı ise 568.486.[12]

Toparlayacak olursak, kaynaklarda okul sayısı ile ilgili bir karışıklık var. 19. yy sonlarında belki beş binin üzerinde modern ilkokul ve yirmi bin kadar sıbyan mektebi olduğunu, resmi belgelerin de hesaba sıbyan mekteplerini dahil edip etmediklerine bağlı olarak çok farklı rakamlar verebildiğini görüyoruz. Buna rağmen belgeler arasında öğrenci sayıları daha çok tutarlılık gösteriyor. Muhtemelen bugünkü Türkiye topraklarında 5.000-10.000 civarındaki iptidai mektebinde okuyan ve üçte birinden azı kız olmak üzere belki 650 bin ilkokul öğrencisi var. Buna Gayrimüslim okulları ve nispeten az sayıdaki yabancı okullardaki öğrenciler dahil değil fakat cumhuriyet dönemi istatistikleri için bu yine de iyi bir referans çünkü zaten cumhuriyete geçiş sürecinde pek Gayrimüslim nüfus kalmayacak.

Cumhuriyet dönemine gelelim. 1925/26 eğitim yılı için toplam 5.975 ilkokul ve 406.788 ilkokul öğrencisi karşımıza çıkıyor.[13] Okul sayısı Osmanlı dönemi ile kabaca tutarlı. Öğrenci sayısında ise önemli bir azalma var. 1912 Balkan Savaşı’ndan 1923-24 nüfus mübadelesine kadarki süreçte ülkenin savaşlar ve göçlerle alt üst oluşu bunu büyük ölçüde açıklayabilir. Sırf günümüz Türkiye’sine denk gelen topraklarda bu dönem net nüfus kaybı 3 milyona yakın.[14] Bunun en az yarısı Müslüman ise, dörtte biri okul çağında olsa, bunun da çoğu okullu olsa, öğrenci sayısının 250 bin kadar azalması anlaşılır hale geliyor. Felaketlerle geçen ve mesela pek çok muallimin devletten maaş alamadığı bu dönemde net okullaşmanın gerilemiş olması da ayrıca ihtimal dahilinde. 

Tüm bunlar şunu gösteriyor: 

Geç Osmanlı ve erken cumhuriyet dönemleri arasında eğitim sisteminde okul ve öğrenci sayısı açısından genel bir devamlılık var. İstatistiklerde açıklanamayan bir kırılma yok. 1880’lerden itibaren şehirlerde okul çağındaki erkeklerin belki de çoğu, Osmanlı Türkçesi için fonksiyonel bir okur yazarlık sağlayabilecek modern tedrisattan geçiyor. Kız öğrenci sayısı genellikle erkek öğrenci sayısının üçte biri civarında. Evde eğitim gören kızlar da oluyor.

Ancak toplam okul sayısına dair en cömert istatistikler bile ülkedeki köy yerleşimlerinin sayısının—Türkiye topraklarında 1927 sayımına göre 39.901 ya da 1935 sayımına göre 34.876—çok gerisinde. Öyleyse köylerin belki de yarısında kayda değer bir sıbyan mektebi dahi yok. Olanların da ne öğretebildiği zaten belli değil. Arapça dini metinler ezberletmeye odaklanmış bu okullar 19. yy ortalarında, hatta kimisi sonra da, “Türkçe kıraat” (okuma ve yazma) bile öğretmiyorlar. Elimizdeki çeşitli tanıklıklara göre çocukların pek çoğu da bir şey öğrenmeden yarıda bırakıyor. 1934’te başbakan İsmet İnönü’ye göre Türkiye Cumhuriyeti, okutması gereken çocuklardan köylerde %25’ini, şehirlerde %75’ini okutabilmekte ve okuttuklarının da ancak üçte birine öğrenimini tamamlatabilmektedir.[15] Bu tablo, Osmanlı döneminde de son kuşaklar için muhtemelen geçerli olan tablodur. Fakat reformlara yetişemeyen önceki kuşaklar için bu da varsayılamaz. Onlar da okur ortalamasını düşürür.

Peki bu tablo 1927 nüfus sayımından çıkan verilerle çelişiyor mu? Kimilerinin inandırıcı bulmadığı o sayıma ilişkin bugüne dek tarihçilerin yeterince dikkatini çekmemiş bir şeyi paylaşayım: 1927 sayımına göre şehirlerdeki 7 yaş ve üzeri nüfusta eski yazıyla okuma bilenlerin oranı zaten az buz değil, %32. Fakat köyler cahil olduğu ve nüfusun büyük çoğunluğu köyde yaşadığı için genel nüfusta bu değer %11 olarak ortaya çıkıyor. Bu konuyu gelecek yazıda detaylı bir şekilde yine sayılarla ele alacağım. 

Şarkı önerisi: https://open.spotify.com/track/79kQqGkJheGjmieG0qOhpu?si=739696ae2da943d5


[1] Nafi Atuf, 1930. Türkiye Maarif Tarihi Hakkında Bir Deneme, Birinci Kitap. Muallim Ahmet Halit Kütüphanesi, sf. 100’de aktarılan belge: “Meclisi Maarifi Umumiyenin mazabit ve mizekkerat ve ilamat kayit defteri: Ankara Umumi Kütüphanesinde.” 

[2] Osman Nuri Ergin, 1977 [1943], Türkiye Maarif Tarihi cilt 3, İstanbul: Eser Matbaası, sayfa 880.

[3] Atuf. a.g.e.

[4] Somel, Selçuk Akşin, 1990, The Modernization of Public Education in the Ottoman Empire, sf. 185.

[5] Shaw, Stanford. J. and Shaw, Ezel.K., 1977. History of the Ottoman Empire and Modern Turkey: Reform, revolution, and republic: the rise of modern Turkey, 1808-1975 (Vol. 2). Cambridge University Press, sf. 112-113. Kitabın bu konudaki kaynağı şu arşiv belgesi: “Devlet-i Osmaniye, Nezaret i Umur-u Ticaret ve Nafia, Istatistik-i Umumi Idaresi, Devlet-i Aliye-i Osmaniyenin Bin Üçyüz Onüç Senesine Mahsus Istatistik-i Umumisidir, Istanbul, 1316/1898.” 

[6] Burada bir düzeltme yapmamız gerekiyor. Shaw’lar saydıkları ilkokulları “secular elementary schools” diye adlandırmış. Oysa ki aynı yıla ait istatistiklere doğrudan bakıldığında anlaşılıyor ki bu sıbyan mektepleri dahil tüm ilkokulların sayısı olmalı. Bkz. 9. dipnottaki kaynak.

[7] Brüt okullaşma, bir eğitim seviyesindeki tüm öğrenci sayısının o eğitim seviyesine uygun yaş grubunun mevcuduna bölünmesiyle elde edilir. Net okullaşmada ise pay yalnızca o yaş grubundaki öğrencileri kapsar. Örneğin Türkiye’de bugün bazı seviyelerde brüt okullaşma oranlarının %100’ün üzerine çıktığı oluyor. Net oranlar ise tanım gereği %100 altındadır.

[8] Karpat, Kemal. H. 1985. Ottoman Population 1830-1914, University of Wisconsin Press. Kitabın bu konudaki kaynağı geçen yazıda konu ettiğimiz şu arşiv belgesi: “IUKTY 9075 Yevmiye Katibi Mehmet Behiç Tarafindan Tanzim Olunan Istatistik Defteri.” 

[9] TC Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü, 2000. Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Modernleşme Sürecinde Eğitim İstatistikleri, 2.7 ve 2.18 numaralı tablolardan yaptığım hesap. Tablolardaki verinin kaynağı: “Maarif-i Umumiye Nezaret-i Celilesi İdaresinde Bulunan Mekatib-i İptidaiye, Rüşdiye, İdadiye, Aliye ile Mekatib-i Hususiye ve Ecnebiye ve Dersaadet’te Taharri-i İcra Kılınan ve Taşrada Mevcut bulunan Kütübhanelerin İstatistiki (1894-1895) [1310-1311] Sene-i Dersiye-i Maliyesine Mahsusdur (Dersaadet: Matbaa-i Osmaniye)’den derlenmiştir.”

[10] Charles Hecquard La Turquie sous Abdul-Hamid II, Bruxelles, s. 283. Aktaran Kodaman, Bayram. 1991. Abdülhamid Devri Eğitim Sistemi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, sf. 79.

[11] Kodaman, sf. 89-90. Kaynak alınan belge: “1328 Devlet salnâmesi, s. 336-398.”

[12] Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Modernleşme Sürecinde Eğitim İstatistikleri, Tablo 5.12.

[13] Kuşci, Ahmet. 2021. Türk Eğitim Tarihi (1923-1950). İksad. Tablo 3.

[14] Basihos, Seda. 2018. Ottoman Population within the current Borders of Turkey: A new construction. https://papers.ssrn.com/sol3/papers.cfm?abstract_id=3250348

[15] Wilson, Howard ve Başgöz, İlhan. 1968. Türkiye Cumhuriyetinde Milli Eğitim ve Atatürk. Dost Yayınları. Sf. 160.


Osmanlı’da Okuryazarlık, Bölüm 3: 1927 Sayımı Aslında Neyi Ölçtü?

Alper H. Yağcı

Geçtiğimiz yazılarda tarihçi Kemal Karpat’ın Osmanlı İmparatorluğu’nda 1893 okur oranının %54 veya %66 olduğuna ilişkin iddialarını inceleyip yanlış olduğunu göstermiş, sonra da Osmanlı’da modern eğitimin evrimini ele almıştık. Şimdi meşhur 1927 nüfus sayımına gelelim. Bu sayım okuma bilenlerin oranına dair ne iddia ediyor? 

1927’ye dair yaygınca duyduğumuz %8 küsurluk oran aslında tüm yaş gruplarını içeren genel nüfustaki oran.[1] Okur yazarlık istatistiği günümüzde 15 yaş üzeri nüfus için ölçülüp bildirilir, 1927 sayım raporları okur yazarlık oranını okul çağından itibaren yani 7 yaş ve üzeri için erkeklerde %17,42 kadınlarda %4,63, bütünde %10,58 olarak bildiriyor. Biz %11 diye yuvarlayalım. Bunun gerçekçi olup olmadığını analiz etmeden önce bu sayımla ilgili vurgulamamız gereken birkaç nokta var.

Birincisi, 1927 nüfus sayımı, Osmanlı dönemindeki öncüllerinden çok ileride, modern bir sayım. Osmanlı’nın en iyi bilinen 1881-1893 “sayımı,” aslında uzun yıllar süren kayıt ve tahminlere dayanıyordu. 1927 sayımı ise “neticeleri daima şüpheli olan tahmin usulleri yerine bu defa bütün memleket dahilindeki nüfusun birer birer ve bir günde kamilen kayt ve tadadını temin etmek üzere” yapıldı.[2] Sırf bu sayımı yapabilmek için, köyler dahil Türkiye’deki tüm yerleşimlerdeki her bir hane ilk defa resmen numaralandırılarak kayda geçirildi ve sokaklara isim verildi. Bir yıllık bir hazırlık dönemi ve çeşitli yerlerde deneme sayımlarının ardından, tarih önceden duyurulmak üzere sokağa çıkma yasağı da uygulanarak, 28 Ekim 1927 Cuma günü 52.276 görevli ile sayım yapıldı. İstanbul hariç bütün ülkeden sonuçlar üç gün içinde alındı ve verilerin tasnifi de ayda ortalama yetmiş memur eliyle 17 ayda tamamlandı. Bu sayımdan çıkan veriler Osmanlı istatistiklerinden çok daha güvenilir olmalı—arada çelişki kalırsa 1927’yi birincil referans olarak almak gerekir.

İkincisi, harf devrimi gündeme gelmeden önce yapılmış bu sayımın Latin harfleriyle okumayı bilenleri saydığı iddiasının ciddiyeti yok. Sayıma ilişkin raporlar, ölçülenin “Arap harflerile okumak bilen nüfus” olduğunu birkaç kere açıkça bildiriyor. Sayım memurlarına verilen talimatlar da açık: “tahrir edilen şahıs matbu bir varakayı meselâ bir kitap veya gazeteyi okuyabiliyorsa «evet» okuyamıyorsa «hayır» yazılır. Okumak bilip bilmediğinde tereddüt edilen kimselere, tahrir cetvelinin bir tarafını göstererek okutmak maksadı temin eder”.[3] O tarihte Latin harfleriyle basılmış yaygın Türkçe evrak bulunmadığına ve tahrir cetvelinin kendisi eski harfli olduğuna göre buradaki durum aşikar. (Bu arada nüfus sayımıyla birlikte dağıtılıp 1929’a kadar kullanılan yeni nüfus cüzdanları da eski harfli). Zaten çoğunluğu kendi köylerini saymak üzere bu sayım için yerel halktan seçilerek görevlendirilmiş on binlerce sayım memurunun Latin harfli Fransızca metin bulup hanelerde bunu soracağını, ve Gayrimüslim azınlıkların bile kendi dilleri için Latin harflerini geleneksel olarak kullanmadığı bir memlekette ezici çoğunluğu köylü olan halkın %11’inin Fransızca okumayı bildiğini hayal etmek abesle iştigal olur. 

Resim: 1927 nüfus tahrir cetveli (resmin üzerinde müzayede evi filigramıyla)[4]

Üçüncüsü, cumhuriyet rejiminin, bu sayımdan çıkacak okur yazarlık oranını olduğundan düşük göstermek gibi bir motivasyonu bulunduğuna dair bir emare de yok. Rejimin en büyük motivasyonu, Türkiye’nin bir ulus olarak fizibilitesinden şüphe eden Batılı muhataplara, nüfusun zannedildiğinden büyük olduğunu gösterebilmekti. Okurluk gibi bir medeniyet göstergesi için de benzer motivasyon düşünülebilir. Kaldı ki daha iki sene önce Şeyh Sait isyanının gerçekleştiği ülkede yapılan bu ilk sayım, Kürtçe konuşan nüfusu ve bunların hangi vilayetlerde çoğunluğu oluşturduğunu gösteriyor ki bunu biz 1965’ten beri resmen yapamıyoruz. Veri saklamak veya çarpıtmak söz konusu olsaydı, Türkçe dışındaki dillere dair bu detaylı kısma 1927 sayımında ve raporlarında yer verilmezdi. Yani rejimin bu başlangıç noktasında saklamayı değil görmeyi ve bilmeyi arayan bir devlet aklı var. Fakat şöyle bir lojistik kısıt olabilir: Sayım memurlarının 4-5 saatte 250-300 kişiyi sayacağı varsayılmış, yani her 1 kişinin 15 soruluk sayım anketini tamamlaması için 1 dakikadan biraz fazla süre düşüyor. Böyle bir ortamda, okumayı sıbyan mekteplerinde yarım yamalak öğrenmiş bazı kişilerin okuma bildiğini göstermek isteği veya imkanı gerçekleşmemiş olabilir. Bu arada ölçülenin eski harfler ile Türkçe okuma yetisi olduğunu hatırlatalım. Yani okur yazarlığın çok düşük çıktığı Mardin gibi bazı doğu vilayetlerinde, yalnızca Arapça okuyabilen nüfus varsa, bunlar muhtemelen okur sayılmadı.[5] Bu gibi sayım pratikleri genel okur oranında belki mesela 1 puanlık negatif marj yaratmış olabilir.

Resim: Umumi Nüfus Tahriri: 28 Teşrinievvel 1927: Muvakkat Rakamlar, Ankara, 1927[6]

Dördüncü olarak, sayımdan çıkan rakamlar inandırıcı mı, şimdi ona gelelim. Şehirlere odaklandığımızda konuyu daha iyi anlayacağız. 1927 verileri üzerinde yapılan 1932 tarihli bir çalışma, 7 yaş ve üzeri nüfusta okuma bilenlerin kırılımını köylerde %5,97, şehirlerde %32,04 olarak ayıklıyor.[7] Bu hiç de olması gerekenden düşük görünmüyor. Şehirler için üçte ikisi erkek olan %32’lik bir okur oranı, daha çok İstanbul ve vilayet merkezlerinde örgütlenebilmiş Osmanlı modern eğitim sistemine dair bildiklerimizle genel itibariyle uyumlu. 

Nasıl uyumlu? Bu gibi hesapları elde somut rakamlar olmadan kafada canlandırmak kolay değil. Bu yüzden konuyu somutlaştırmak için aşağıda bir simülasyon yaptım. Simülasyon tablosunun I numaralı satırı, yaş gruplarının genel nüfus içindeki oranına dair 1927 sayımı resmi sonuçlarını bildiriyor. II numaralı satır, çocuk sayısının şehirlerde nispeten az olacağını düşünerek bu oranların şehirler için “düzeltilmiş” halini yansıtıyor.[8] III numaralı satır ise, buna dayanarak her yaş grubunda erkekler ve kadınlar için ne kadarlık bir grup okur oranı varsaymalıyız ki toplamda 1927 sayımının 7 yaş ve üzeri şehir nüfusu için tespit ettiği %32’lik okuma oranına yaklaşabilelim, bunu gösteriyor. Çıkan sonuçlardan anlaşılıyor ki 1927 sayımı verileri, 1880’lerin reform programına yetişen kuşaklar için şehirlerdeki erkeklerin yarısına, kadınların çeyreğine yakınının okur olabileceğini dışlamıyor. 1908 sonrası doğmuş kuşakta tüm ülkedeki şehir nüfusunun belki de yarıya yakını okur. İstanbul’da bu çoğunluk demek olacak. Zaten İstanbul için köylüler, kadınlar ve yaşlılar dahil tüm 7 yaş ve üstü nüfusta okur oranı %45. Demek ki imparatorluk sona ererken İstanbul’daki Osmanlı erkeği tipik olarak okuma bilen bir erkekti.

Tablo: Şehir merkezleri için 1927 sonucuyla uyumlu varsayım simülasyonu

1927 sayımına kuşkuyla yaklaşanların sanırım anlamadığı şu: Şehirlerdeki bu tabloya rağmen, o sırada nüfusun dörtte üçünden fazlası köylerde yaşadığı için genel ortalama düşüyor ve ülke geneli için %11-12 gibi bir okur oranı ortaya çıkabiliyor. Bu sayılar ile Osmanlı toplumuna dair bilgilerimiz arasında büyük bir çelişki yok.

1927 okur oranıyla ilgili bir ilginç nokta, bu sayımda eski harflerle okuyanlar ölçülmüş olmasına rağmen çıkan oranın yeni harflerle okuma ölçen 1935 sayımı ve sonrasındaki okur oranları ile uyumlu bir artan trend çizgisi oluşturması. Bunun açıklaması şu olabilir: eski yazıyla iyi okuma bilenler, daha çok modern eğitim sistemindeki ve mesleklerdeki insanlar olduğu için, yeni harflerle okumayı da herhalde önce yine bunlar öğrendi. Yani eski ve yeni harfli okur demografileri örtüştü. Şunu biliyoruz ki yeni harflerle okumayı öğrenme işi, spontane olmadı, yeni rejim bunu Millet mektepleri veya Ulus okulları adı verilen bir yetişkin eğitimi kampanyasıyla destekledi. Ulus okullarını bitiren vatandaş sayısı sırf 1928/29’da üçte biri kadın olmak üzere 597.010, 1934 itibariyle toplam 1.288.000 oldu.[9]

Bu yazı dizisini bitirirken şunu vurgulamalıyım. Osmanlı zamanı okurluk oranını bunca düşüren kır nüfusunun geriliğini cumhuriyet rejimi de hemen çözebilmiş değildir. Bunun için gerekli finansman, örgütlenme modeli ve uygun insan kaynağı bir türlü bulunamamıştır. Eğitim kurullarında yerel eşrafın etkisi kırılamamıştır. Köy enstitüleri gibi deneyler uzun soluklu olamamıştır. Sonuç olarak ilerleme yavaş olmuş ve yöneticileri de tatmin etmemiştir. 1950’de köyler dahil ülke genelinde 15 yaş üstü nüfusta okuma bilenlerin oranı hala %32 idi. Türkiye’de nüfusun genelinin eğitimli ve sağlıklı hale gelmesi, maalesef köyün kalkındırılmasıyla değil ancak köylülerin şehre kitlesel göçü ve şehirdeki imkanlardan faydalanabilmesiyle mümkün oldu (bu da şehirleri ve şehir kültürünü darmadağın etti). Mesela bunun son büyük dalgası 2000’lerin başına denk geldiği için AKP hükümetlerinin erken ve orta dönemleri insani kalkınma göstergelerinde esaslı bir ilerleme dönemi olarak ortaya çıkar. Hangi lideri daha çok seviyorsak onun dönemini altın çağ olarak düşünmek yersiz. Bu meseleler en çok uzun vadede şekillenen nüfus hareketleriyle ilgili ve zaten bu dünyada altın bir çağ yok.

Kısacası, 

1) Cumhuriyet devrimlerini beğenmedikleri için geç Osmanlı dönemini bir altın çağ olarak hayal etmek isteyenlerin hayalleri temelsiz. Eski harfler ile okumayı ölçen 1927 nüfus sayımına göre 7 üstü nüfusta okur oranı şehirler için %32, çoğunluğu köylerde yaşayan nüfusun tamamı içinse yalnızca %11 idi ve bu Osmanlı eğitim sistemine ilişkin diğer bilgilerimizle büyük ölçüde uyumlu. Kemal Karpat’ın aksi yöndeki iddiası hesap hatalarına dayanıyor ve tamamen unutulsa en iyisi olur. Bu arada Osmanlı’da okurluğu yaygınlaştıran da Kuran kursu niteliğindeki geleneksel sıbyan mektepleri değil, Batı’dan ilhamla başlayan bir modernleşmenin ürünü usul-ü cedid iptidaileriydi ve kırsalda bunlardan çok yoktu.

Fakat, 

2) Erken Cumhuriyet dönemini bir altın çağ olarak hayal etmek istediği için kırsal geriliğin cumhuriyetle hemen çözüldüğünü zannedenler varsa onların zannı da temelsiz. Osmanlı’nın çözemediği önemli bazı toplumsal sorunları Cumhuriyet de çözememiştir. Çünkü Osmanlı yöneticileri fazlasıyla aptal ya da umursamaz değildi. Oyun zordu. Sorunların çoğu, cumhuriyetin kurduğu çerçeve içinde ama uzun vadede azalabildi.

Aslında şunu fark etmek, tarihle kavgalarımızı ve tarih üzerinden birbirimizle kavgalarımızı azaltabilir diye düşünüyorum: İstisnai ölçüde saçmalayıp çuvallayan bir Osmanlı yok. Tüm tarım toplumları modern dönemde nispeten geriye düşüyor. Çünkü istisna olan Batı. Onlara farklı bir şeyler oluyor ve herkesten başka bir yön çiziyorlar. Sanayi devrimiyle ve onu mümkün kılan her neyse onunla. Osmanlı mirasçısı cumhuriyet yurttaşları olarak bizim geçmişe dair komplekse girmemiz de hayale kapılmamız da yersiz. Önümüze bakıp geleceği kurtaralım.

Şarkı önerisi: https://open.spotify.com/track/0EdYLCHThvtSmze7iEqlEN?si=4ad5a750088f40fa


[1] Bu arada bunun doğrusu %8,16. Ama 1927 sayımı resmi rapor özetinin bir yerinde galiba daktilo hatasıyla %8,61 yazılmış, bugüne kadarki ikincil kaynaklarda da bu hata tekrarlanıyor.

[2] Sayımın lojistiği ile ilgili bilgiler, 1929 tarihli resmi raporun 3. fasikülünden: 28 Teşrinievvel 1927 Umumi Nüfus Tahriri Fasikül III, Usuller Kanun ve Talimatnameler, Neticelerin Tahlili. Ankara: Başvekalet Müdevvenat Matbaası, 1929. Alıntı sf. 97’den. Dijital erişim için: https://kutuphane.ttk.gov.tr/resource?itemId=265450&dkymId=1564. (Bu fasikülün bir örneği de Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın 2023’te bastığı Cumhuriyetin İlk Sayımı kitabı içinde mevcut).

[3] Adı geçen 3. fasikül, sf. 114.

[4] https://phebusmuzayede.com/171895-turkiye-deki-ilk-genel-nufus-sayimi-olan-1927-um-m-nuf-s-tahr-ri-nde-nufus-memurlarinin-kullandigi-orijinal-zarfi-icinde-ve-doldurulmamis-nufus-sayim-defteri-35×25-cm-.html

[5] O dönemde yaygın Kürtçe yazın bulunmuyordu. Gayrimüslimler ise nüfusun yalnızca %2,4’ü ki bunlar arasında özellikle Ermeni ve Yahudi okurların çoğu muhtemelen Türkçe okumayı da bilecektir.

[6] 1927’de eski yazıyla basılmış bu rapor, muvakkat yani geçici rakamları bildiriyor. Dijital erişim için: https://ia802909.us.archive.org/21/items/umumnfustahriri20004tu/umumnfustahriri20004tu.pdf. Ayrıntılı sonuçlar ise 1929 basımı yeni harfli fasiküllerde. 

[7] Sedat Zaim, (1932). “İstatistikler ve Köyde Maarif,” Dönüm Mecmuası sayı 4, s. 23-24. Dijital erişim için: https://kutuphane.tarimorman.gov.tr/pdf_goster?file=a18900ec1a7f29b49f99572717750ef4#book/129. 1927 sayımı raporları, okuma bilenlerin şehirler ve köyler arasındaki kırılımını, bazı vilayetler için veriyor, bazıları için vermiyor. Bu yüzden Sedat Zaim, kırılımın verilmediği 303 kaza ve (çoğu yoksul) 16 vilayet merkezini mecburen köy nüfusu içine saymış. Yani bu hesaptaki şehir nüfusu; 24 kaza ve 47 vilayet merkezinden oluşuyor.

[8] I numaralı satırdaki yaş gruplarının nüfusa oranı için kaynak: 28 Teşrinievvel 1927 Umumi Nüfus Tahriri Fasikül I, Mufassal Neticeler. İstanbul: Hüsnütabiat Matbaası, 1929. sf. XXXII. Yaşı “meçhul” olan az sayıdaki kişiyi 45 yaş üzeri kabul ettim. II numaralı satırdaki şehirler için düzeltilmiş oranlar benim varsayımım. Bunun gerçeği, aynı fasikülde her vilayet için ayrı ayrı bildirilen köy ve kent yaş grubu tabloları üzerinden hesaplanabilir. Bütünüyle hesaplamadım ama birkaç vilayete bakınca varsayım yönünün doğru olduğunu görüyorum. Mesela Isparta vilayetinde 7 yaş üstü nüfusta 7-19 yaş grubunun oranı şehirde %27 iken köylerde %30. Veri kaynağı fasiküle dijital erişim için: https://kutuphane.ttk.gov.tr/resource?itemId=265164&dkymId=59995

[9] Wilson, Howard ve Başgöz, İlhan. 1968. Türkiye Cumhuriyetinde Milli Eğitim ve Atatürk. Dost Yayınları. sf. 120.